26 Aralık 2011 Pazartesi

Uzay Haberleşme Sistemleri

0 yorum | Devamını Oku...
UZAY HABERLEŞME SİSTEMLERİ
Uzay haberleşme sistemleri, karasal
sistemlerle karşılaştırılamayacak kadar
büyük alanları kapsar. Karasal sistemler genel
olarak yeryüzü şekillerini kullanırken, çok az
oranda da atmosferi kullanırlar. Karasal
sistemlerin dışındaki sistemler böylelikle
uzay sistemleri olarak adlandırılabilir.
Uzay haberleşme sistemleri aşağıdaki alt gruplara ayrılabilir :
*Sabit uydu servisleri (FSS),
*Mobil uydu servisleri (MSAT),
*Uydu yayın servisleri (BSS),
*Uydudan (uzaydan) gözlem servisleri,
*Bilimsel uydu servisleri,
*Konum belirtme uydu servisleri (GPS gibi).
1. Haberleşme uyduları :
1.1 Tarihçe :
Birkaç on yıldır, insanlar geriye baktıkları zaman, 1969 yılında Apollo uzay aracının aya inmesi dışında pek bir şey anımsamayacaklardır. Genel kamuoyu böyle olmasına karşın, eşzamanlı faaliyetlerden, sözgelimi gözlem uydularını kullananlar, uzaya harcadıkları her kuruşun karşılığını aldıklarını düşünmektedirler. Yine meteoroloji bilimi ile uğraşanlar, jeostasyoner meteoroloji uydularından aldıkları ve bizim her gün televizyonlarda gördüğümüz resimlerle bir devrim yaratabilmişlerdir. Bu sayılanlar, uzay çağını yaşadığımız günümüzde tabii ki çok önemli olaylardır, ancak, herhalde bunların arasında uydu haberleşmesi sokaktaki insan üzerinde en çok etkiyi yapan gelişme olsa gerektir. Uydu haberleşmesi, aynı zamanda ticari alanda da yıllık hacmi milyar dolarlar seviyesinde seyrederek gerçek teknoloji yaratan bir unsur olmuştur.
1945 sonbaharında, İngiliz Kraliyet Hv.K.K.lığı mühendisi ve İngiliz Gezegenler arası Kurumu üyesi Arthur C.CLARKE, Telsiz Dünyası dergisine, dünyanın üst yörüngelerinde insansız uydularla dünyanın her yerine TV yayını yapılabilmesi hakkında bir makale yazdı. Dünyanın her yerine TV yayını yapılabilmesinin aşağıdaki hedefleri vurgulanmıştı :
*TV yayınları, belki de diğer uydu sistemlerinin toplamından da fazla girdi yaratarak, uydu servislerinin ana finansman kaynağı olacaktır,
*TV, milli ve uluslar arası servis sağlayıcıları için her zaman birinci planda olacaktır,
*TV, kullanıcılar için de en kolay kullanılan servis olacaktır (ev anteni gibi),
*Uydudan TV yayını en ucuz ve etkili, yüksek kaliteli ve en çok insana ulaşan servis olacaktır,
CLARKE’ın buluşu aşağıdaki düşüncelere dayanıyordu :
Dünyanın üzerinde, ekvatorun tam üstünde 36.000 km. civarında öyle bir yer bulunabilir ki, bu noktada uydu dünya ile aynı hızda dönecektir. Diğer bir deyişle, bu uzaklıkta uydu dünyanın üzerinde asılı duruyor gibi düşünebilir. Bu düşünceden yola çıkılarak, dünya 3 adet uydu ile bütünüyle kapsanabilir.
Uzay serüveni ise, Sovyetler Birliği’nin, 4 Ekim 1957’de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik-1’i (Rusça’da Uydu-1)uzaya göndermesiyle başladı. Sputnik-1, Dünya’dan 224 km yukarıda bazı bilimsel deneyler yapmak için fırlatılmıştı. Yapay uydular geliştirilmeden önce, aydan yansıtma ile haberleşme (pasif uydu) çalışmaları kısmi olarak başarılı olmuş, daha sonra 1950′lerin sonuna doğru yapay uydular geliştirilmeye başlanmıştır. İlk uydu 1957′de SSCB tarafından uzaya gönderilmiştir. Bu uydu ilk aktif uyduydu ve 21 gün boyunca çalıştı. Ancak bu alçak yörüngeli bir uyduydu. Yeryüzünü her 90 dakikada bir dolaşıyordu. Dolayısı ile her 90 dakikada bir yeryüzündeki bir noktadan ancak 10 dakika kadar görülebiliyordu.
1958 yılının Kasım ayının ilk haftasında kısa adı NASA olan Amerikan Ulusal Uzay ve Sivil Havacılık Dairesi (National Aeronautics and Space Administration) kuruldu.
1958′de Score uydusu yörüngeye yerleştirildi. Bu uydu bir bant kayıt cihazı taşıyordu. Önce üzerinden geçtiği istasyonun yayınladığı mesajları kaydediyor, daha sonra alıcı istasyon üzerinde bunları gönderiyordu gerçek zamanlı haberleşmeye elverişli değildi.
1960 yılında, A.B.D. Federal Haberleşme Komisyonu (FCC) hemen işletmeye girecek biçimde bir bilimsel uydu sisteminin fırlatılması için ilk iznini verdi.
1960′larda ilk pasif uydulardan olan Echo atmosfere bırakılmıştır. Bu 31 metre çapında aliminyum kaplı bir balondu.
Sputnik-1’in ardından, uzaya ilk insanlı uçuşu yine Sovyetler gerçekleştirdi. 1961 yılında Yuri Gagarin, Vostok-1 adlı kapsül ile, Dünya’nın etrafını 1 kez dolandı. Sovyetler’in bu önemli başarıları karşısında ABD, o zamanlar daha yeni filizlenen uzay yarışında öncülük şansını yitirmişti.
1962′de NASA Telstar uydusunu yörüngeye oturttu. Bu uydu yörüngesinin bir yarısında Amerika ile Avrupa’yı, diğer yarısında Amerika ile Japonya’yı görüyordu. Bu uydu az bir süre de olsa gerçek zamanlı haberleşme yapmaya müsaitti. Sürekli olarak sinyalin elde edilebilmesi, dolayısı ile gerçek zamanlı bir haberleşme yapabilmek ancak jeosenkron uydular ile mümkün olabilmiştir.
1963 yılında yeterli güçte roket motorlarının geliştirilmesi ile ilk jeosenkron uydu Syncom 2 NASA tarafından uzaya fırlatılmıştır. Bu uydu yeryüzünün yaklaşık %42 sini 24 saat esasına göre görebiliyordu. Ancak üç uydu atıldığı takdirde kutuplar hariç dünyanın tümünü kaplaması mümkün olabiliyordu.
1960′ların sonlarında, uydular çok güvenilir olmadığından, veri kullanımı da layıkıyla yapılamıyordu. Ancak, 3 eksenli sabit (dönmeyen) uyduların 1963 yılında icadı ile, veri kullanımı son derece cazip gelmeye başladı.
3 eksenli sabit uydular çok büyük bir ilerleme idi, çünkü, uyduya çok büyük güneş panellerinin ve çok yüksek kazançlı antenlerin takılması mümkün olduğundan, uydunun ömrü de birdenbire birkaç kat artırılabiliyordu.
1964 yılına kadar, AT&T firmasının 2 adet TELSTAR, 2 adet RELAY ve 2 adet SYNCOM uydusu orta yörüngede (yaklaşık 5.600 km) çalışıyordu.
Nisan 1965′de, COMSAT firmasının ilk uydusu EARLYBIRD, A.B.D. deki Cape Caneveral üssünden fırlatıldı. Böylelikle, küresel uydu haberleşme çağı da başlamış oldu. Uydu A.B.D. malı olmasına karşın, ortaklık tamamen küreseldi. Uydu fırlatıldığında, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde yer istasyonları çoktan hazırdı. Bu uluslar arası ortaklık 20 Ağustos 1964′te yeni bir organizasyon ortaya çıkardı : INTELSAT (Uluslar arası Haberleşme Uyduları Organizasyonu).
20 Haziran 1969’da Apollo-11 uçuşu ile ABD, Ay’a ilk kez insan indirmeyi başararak tarihe geçecek ve uzay araştırmaları alanında önemli adımların neredeyse tek odağı haline gelecekti.
1976′ın başında, ilk TV kanalı RCA firması tarafından A.B.D. üzerinde gerçekleştirildi.
Şubat 1976 tarihinde, mobil servisler için, kullanıcısı A.B.D.Dz.K.K.lığı olan ilk uydu olan MARISAT fırlatıldı.
1979 yılında, Birleşmiş Milletler Uluslar arası Denizcilik Organizasyonu INMARSAT’ın kuruluşunu onayladı. INMARSAT denizde haberleşme amacıyla kurulmasına karşın, bunun çok ötesine taşmıştır.
O tarihlerden bu yana, uzay araştırmaları ve uzaydan araştırmalar çok hızlı bir gelişim gösterdi; uzay teknolojilerinde ardı ardına devrimler yaşandı. Bir zamanlar yalnızca bilimsel merakın bir ürünü gibi görünen bu çalışmalar, bugün günlük yaşamın vazgeçilmez ögeleri haline geldi. Uzay araştırmalarında kullanılan ve gün geçtikçe daha da güçlenen teknik donanım ve artan bilgi birikimi de bu serüvende insanoğlunun en büyük yardımcısı. Gelecek yüzyılın araştırmacıları hiç kuşku yok ki, uzay araştırmaları üzerine yoğunlaşacaklar. Bu araştırmaların temelini oluşturan, disiplinlerarası yatay çalışmalar, projeler, çalışma ve düşünce sistemleri de bu doğrultuda gelişecek.
Bilimin tüm disiplinlerinin bir arada bulunmasını gerektiren uzay araştırmaları büyük organizasyonlarla yürütülüyor. Bunlar arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi-NASA. Önemli adımlara imza atmayı ve bunu iyi bir reklamla dünyaya duyurmayı hep başarmış olan NASA, uzay serüvenlerinin "Baş Oyuncu"su! Sovyetler ise, her ne kadar uzay çalışmalarının başını çekmiş ve uzay yarışında adı ABD ile birlikte anılmış olsa da bugün bu alanda öncü rolü oynamaktan biraz uzak görünüyor.
Günümüzde uzay araştırmaları bu iki ülkeyle sınırlı değil artık. Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin bireysel çalışmalarının yanı sıra, adını son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bir başka büyük organizasyon daha var: ESA. Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da farklı bir ekolü temsil ediyor.
1.2 Uzay ortamı :
Uzay sınırsız ve çok boyutlu bir ortamdır. Askeri otoriteler, çoğu kez uzayı "yüksek yer" olarak tanımlar. Tarihsel olarak, bu yüksek yeri elinde tutan ve en etkili biçimde kullananlar, rakiplerinin karşısında çok büyük avantajlar elde etmişlerdir. Uzayın kullanımı askeri karar makamlarına muharebe alanı ile ilgili haberleşme, konum bilgisi, erken uyarı, meteoroloji, çevre koruma, gözlem ve hedef bulma gibi vazgeçilmez yetenekler kazandırmıştır.
Dünya atmosferi, uydunun yerleştirilebileceği en düşük yörüngeyi sınırlamaktadır. Fırlatılan uydular yörüngelerine ulaşabilmek için dünyanın atmosferini geçmek zorundadırlar. Bu nedenle, uydunun dairesel yörüngede bulunabileceği en yakın mesafe yaklaşık 150 km.dir, ancak, uydu roketleri kullanılmadığı takdirde, bu yörüngede tutunamaz ve yeryüzüne düşer.
150 km. mesafe, uluslar arası bir anlaşma olmamasına karşın, genel olarak herkes tarafından uzayın başladığı mesafe olarak kabul edilmektedir.
Uydunun fırlatılışından işletilmesine kadar bir çok parametre ve doğal olay etki eder. Bunlar aşağıda sıralanmıştır.
1.2.1 Fırlatma aşaması :
1.2.1.1 Fırlatıcı etkileri :
1.2.1.1.1 Hacim :
Uzay araçlarının standart geometrik şekillere uymayan biçimsiz örtü (shroud) çapları ve bu çaplar içerisinde ortaya çıkan kaymalar ile yükseklik sınırlamaları nedeniyle, hacim hususundaki kısıtlama ikili fırlatma zorunluluğudur (aşamalı fırlatma).
1.2.1.1.2 Kütle :
Kütle her zaman en sıkı sınırlamadır. Kütleyi belli bir değerin üzerine çıkarmak mümkün değildir. Üstelik, daha büyük kütle, uydu maliyetinin de artması demektir (2000 yılı itibariyle nominal olarak yaklaşık 15.000.-US$/kg).
1.2.1.1.3 Arayüzler :
Arayüzler için her zaman temassızlık ve fiziksel uyumsuzluk v.b. sorunlar söz konusudur.
1.2.1.1.4 Fırlatma üssü :
Meteorolojik koşullar, iklim ve fırlatma üssüne taşıma sırasında ortaya çıkabilecek aksaklıklar hiçbir zaman önceden planlanamaz. Bu parametreler bazen bütün sistemi çöküntüye uğratabilir.
1.2.1.2 Fırlatma ortamı :
1.2.1.2.1 İvmeler :
İtme ve itme roketlerinin kontrolü büyük sorunlardır.
1.2.1.2.2 Titreşimler :
Roketin makineleri ve fırlatıcıdan gelen titreşimler üstesinden gelinmesi gereken sorunlardır.
1.2.1.2.3 Diğer etmenler :
Özet olarak, sorun alanları arasında gürültü, akustik ortam, şoklar (pyro, ayırımlar), hızlı basınç boşalmaları, ısıl örtülü veya ısıl örtüsüz ısı değişimleri sayılabilir.
1.2.2 Uzayda ortaya çıkan etkiler :
1.2.2.1 Yalnızlık :
1.2.2.1.1 Özerklik :
Uydu ömür devri boyunca uzayda yalnızdır (ortalama ömür 10 yıl ve 87600 saattir). Bu süre içerisinde ortaya çıkabilecek her türlü arıza durumunda yedek sistemler kullanılır.
1.2.2.1.2 Elektrik enerjisi :
Ömür devri boyunca göz önüne alınan en büyük unsur uydunun kullanacağı enerjidir. Enerji güneş panelleri, katı (depolanmış) veya nükleer yollardan sağlanır. Ancak her 3 seçenekte de topraklama sorunu vardır.
1.2.2.1.3 İtme :
Uyduda depolanan itici güç kaynakları (yakıt ve oksitleyiciler) ve güneş etrafındaki hareketler üstesinden gelinmesi gereken sorunlardır. Uzayda iken uydudaki yegane onarım işinin yazılımda yapılabileceği unutulmamalıdır.
1.2.2.2 Sıfır yerçekimi :
İtme gücü uygulanmadığı zaman, yerçekimi sıfırdır. Sıfır yerçekimi söz konusu olduğunda, sıvılar akmaz ve kılcal borular sıvıların hareketlerini belirler (yakıt, boruları ısıtıcı sıvılar v.b.).
Yerçekimi sıfır olduğunda, uydu üzerinde bulunan çok hassas yapıların yer testlerinin yapılması son derece zordur, çünkü, bütün ayarlamalar yerçekimi referans alınarak yapılmaktadır.
Yerçekimi sıfır veya sıfıra yakın olduğu zaman, yerçekimi ivmesel artış gösterir ve itici sistemler ile mekanizmalarında rahatsızlıklar yaratır.
1.2.2.3 Boşluk :
1.2.2.3.1 Mutlak olmayan boşluk :
Boşluk hiçbir zaman mutlak olmadığından, kullanılan uydu/ uydular ile birlikte diğer uydular, LEO’ da atmosferik sürüklenme ve uzayda atomik oksijenin bulunduğu da unutulmamalıdır.
1.2.2.3.2 Buharlaşma :
Çok büyük ısı değişikliklerinden ötürü, buharlaşma, yoğunlaşma ve ısıl dönüşüm ortaya çıkar. Bundan ötürü, malzeme seçimi çok dikkatli yapılmalı, malzeme her zaman çok temiz tutulmalı ve soğuk yüzeylerin kirlenmemesi için gerekli her türlü önlem alınmalıdır.
1.2.2.3.3 Isıl değişimler :
Akış olmadığından, uzayda yalnızca enfraruj ışınımı kullanılabilir ve bu da helyum buharlaşmasına neden olabilir.
1.2.2.4 Isıl denge :
Isıl denge uzayda her zaman ortaya çıkan bir doğal olaydır. Dolayısıyla, içe akış varsa, mutlaka dışa akış da sağlanmalıdır. Emiş kusma ile telafi edilmeli, eklipsler ve Stephan-Boltzmann yasası her zaman göze alınmalıdır.
1.2.2.5 Işınımlar :
Işınımlar ve sonuçları aşağıda belirli bir ayrıntıya kadar incelenecektir. Bunların arasında, güneş rüzgarları, Van Allen kuşakları, kozmik ışınlar, ağır iyonlar, kilitlenme ve çökerten (single-point failure) arızadan kaynaklanan sorunlar sayılabilir.
Yukarıda sayılan parametrelerin en çok bilinen doğrudan etkisi ve doğal sonucu elektronik, güneş panelleri ve kaplama malzemelerindeki eleman yıpranmasıdır.
Uydunun atmosferdeki yolculuğundan söz ederken atmosferin yapısını da kısaca incelemek gerekir. Dünyanın atmosferi 5 bölgeye ayrılır.
1.2.3 Troposfer :
Hemen hemen bütün hava ve bulut olayları, atmosferin en alt tabakasındaki bu bölgede oluşur. Dünyanın yüzeyinden başlayarak, troposfer kendisinin bir üst tabakası olan tropopoza kadar uzanır. Yaklaşık 3 km. kalınlığıyla, insanlar bu bölgede oksijen ve basınç desteğine gereksinim duyar. Tropopozun kalınlığı ekvator üzerinde 15 ile 18 km.; kutup bölgelerinde ise yaklaşık 9 km. civarındadır.
1.2.4 Stratosfer :
Bu bölge tropopozdan stratopoza kadar, yaklaşık 45-50 km. yüksekliğe ulaşır. Stratosferde hava akışı yataydır. Bu bölge çoğu kez su buharı ve bulutların bitiş noktası olarak adlandırılır.
1.2.5 Mezosfer :
Mezosfer, stratopozdan mezopoza kadar, yaklaşık 80 km. yüksekliğe ulaşır. Mezopoz, en düşük sıcaklığa erişilen yerdir ve burada ısı -58°C’ye kadar düşer. 48 km. yükseklikten sonra, jet uçaklarının uçabilmesine yetecek kadar dahi atmosferik koşullar yoktur. Bu yükseklikten sonra, roket motorlarının itme sağlayabilmesi için yakıt ve oksitleyici birlikte taşınmalıdır.
1.2.6 Termosfer :
Termosfer 80 km. yükseklikten başlar ve 320 ile 600 km. arasında değişen yüksekliklere erişir. Isı yükseklikle artar ve sıfır dereceden termopozda yaklaşık 1600°C’ye kadar yükselir. 150 km.lik yükseklik dairesel yörüngedeki bir uydunun kullanabileceği ve itme olmaksızın dairesel yörüngede dünyanın çevresinde bir tur atabileceği varsayılan en alt yörüngedir. Bu yörüngede, dünyanın çevresinde bir tur yaklaşık 89 dakika süre alır.
1.2.7 Ekzosfer :
Ekzosfer, termosferin bittiği yerden uzayın derinliklerine kadar olan bölgedir. Bu bölgede atmosferik gazları oluşturan atom ve moleküllerin yoğunluğu öylesine azdır ki, 1600 km. yükseklikte dünyayı çepeçevre saran atmosferik parçacıkların hacmi, dünyada deniz seviyesinde yaklaşık 1 cm3.tür. Ancak, bu seviyede bile, her bir parçacıkla çarpışmadan ötürü oluşan sürtünme sonucunda ortaya çıkan atmosferik sürüklenme, ekzosferde yörüngede dolaşan uyduların hızının yavaşlamasına neden olur.
1.2.8 Uydunun maruz kaldığı etkiler :
Uzay ortamı uyduya belirgin etkilerde bulunur. Aşağıdaki maddelerde, yörüngedeki bir uyduya etkiyen unsurlar ayrıntılandırılmaktadır.
1.2.8.1 Uydunun elektrostatik yüklenmesi :
Uydunun elektrostatik yüklenmesi, çevresindeki düşük yoğunluklu plazma veya bünyesindeki kısımların birbirine göre değişik elektrostatik potansiyel değişime uğramasıdır. Yüklenme, tasarım ve yörüngeye göre değişir. Yüklenmeyi ortaya çıkaran 2 ana mekanizma plazma bombardımanı ve fotoelektrik etkilerdir.
1.2.8.2 Van Allen ışınım kuşakları :
Plazma bombardımanı plazma yoğunluğunun değişmesinden oluşur ve sonuçta uydunun yüzeyinde elektrostatik yük oluşturur. Bu olay Van Allen ışınım kuşakları ve magnetotail civarında oluşur. Plazma bombardımanından oluşan elektrostatik yüklenme, genellikle uydunun yüzeyinde negatif bir yük oluşturur.
Fotoelektrik etkilerin oluşum nedeni, uydunun yüzeyinde elektron açığa çıkaran ve böylece uydunun güneş tarafında pozitif elektrostatik yüklenme yaratan güneş ışınlarıdır. Uydu genellikle, karanlıkta kalan tarafında plazma bombardımanından ötürü negatif; güneşe bakan tarafında da fotoelektrik etkilerden ötürü pozitif yüklenecektir. Uydunun yüzeyi iletken özellikli ise, bu karşıt yüklenmeyi ortadan kaldırmak üzere bir akım ortaya çıkacaktır. Uydunun yüzeyi iletken değilse, yüzeyde kullanılan ve iletken olmayan malzemenin iletim eşiğine kadar elektrostatik yük değeri artmaya devam edecektir. Bu eşik aşıldığında, ani bir elektrostatik boşalma ortaya çıkacaktır.
1.2.8.3 Uydunun elektrostatik boşalması :
Yüklenme/boşalmaya en çok maruz kalan uydular jeosenkron yörüngedeki uydulardır. Bu yörüngede 20.000 V gibi değerlerde boşalmalar görülmüştür. Jeosenkron yörüngedeki uydular çok sık olarak Van Allen kuşaklarına ve dünyanın magnetotailine girip çıkarlar. Bu olay, uyduda oluşan yükün boşalmasından önce atılması veya nötralize olmasını önleyen düşük plazma yoğunluğuna neden olur.
1.2.8.4 Donanım hasarı :
Ani elektrostatik boşalma (yüksek akım veya ark); sigortaların artmasına, tranzistor, kapasite veya diğer elektronik elemanların yanmasına, metal parçaların buharlaşmasına, yapısal hasara veya ısıl kaplamanın (battaniye) bozulmasına neden olabilir.
1.2.8.5 Güç sorunları :
Bu tür boşalmalar güç veya yanlış komutlar, On/Off anahtarlamalar, bellek değişimleri, güneş hücrelerinde ve optik algılayıcılarda performans düşüklükleri gibi elektronik bozukluklara neden olabilir.
1.2.8.6 Derin yüklenme :
Uydunun derin yüklenmesi, kozmik ışın parçacıklarının uydunun içinden geçmesi ve uyduda kullanılan malzemelerin atomlarını oluşan parçacık çarpışmaları sonucunda iyonize etmesi ile oluşur. Bu parçacıkların bir bölümü güneş kaynaklı olmakla birlikte, çoğunluğu galaktiktir ve ışık ve zaman referansları yoktur. Güneş çevriminde bağımsız bir yapı gösterirler.
1.2.8.7 Parçacık çarpışması :
Yüksek enerjiyle güneşten kopan parçacıklar ve galaktik kozmik ışınlar uydunun yüzeyine doğrudan hasar verirler. Hasarlar yüzey maddelerinin buharlaşması ve yapısal hasarlar olarak özetlenebilir. Bu parçacıklar aynı zamanda yıldız ve yatay algılayıcılar ile sanal referans noktalarına da girerler. Böylelikle, yanlış değer okumalara ve yörüngede kayıplara, anten ve güneş panellerinin yanlış yönlendirilmelerine ve yörünge düzeltmelerinin yanlış yapılmalarına neden olurlar.
1.2.8.8 Gaz atma :
Uzay ortamı iyi huylu olmamasına karşın, 160 km.nin üstündeki yüksekliklerde parçacık yoğunluğu son derece azdır. Hemen hemen hiç atmosferik basınç yoktur ve boşluk ortamına benzer koşullar geçerlidir. Sonuçta, uydu ve yapıldığı malzemeler, dünyada hiçbir zaman karşılaşmadıkları doğal koşullara maruz kalırlar.
Boşlukta bazı malzemeler dışarıya gaz atar. Gaz atma, bazı malzemelerin moleküllerinin uzayda buharlaşması ile oluşan doğal bir olaydır. Çoğu malzemede bu doğal olay görülmekle birlikte, özellikle kompozit malzemeler ve organik çözücü malzemeler bu tür olaylara daha çok maruz kalırlar. Bunların arasında elektronik mikroçipler, plastikler, yapışkan malzeme ve yapıştırıcılar sayılabilir.
Gaz atma malzemenin fiziksel özelliklerinin değişmesine neden olabilir. Ayrıca, buharlaşan moleküller diğer malzeme üzerinde ince film tabakası oluşturarak, o malzemelerin de etkilenmesine neden olabilirler. Gaz atma, malzemelerin dikkatli seçimi ile minimize edilebilir, ancak, yine de bazı malzemeler uzayda değişik karakter ve özellikler gösterebilir.
1.2.8.9 Uzay çöpü :
Uzay çöpü, uzayda bulunan insan yapımı herhangi bir boyutta ve kullanılmayan nesne olarak tanımlanabilir. Uzay çöpleri, tamamen kullanılmayan uydular ile roket gövdelerinden ufak boya parçacıklarına kadar her boyutta olabilir. Uzayda bulunan ve katalog çalışması ile envanteri tutulmuş olan 10.000 maddeden yalnızca %5′i işletmede bulunan uzay sistemleridir. Geri kalanı uzay çöpüdür.
Çapı 2 cm.den daha küçük olan uzay çöpünün güvenilir olarak algılanamayacağı ve izlenemeyeceği gerçeğinden yola çıkarak, uzayda bilinenden çok daha fazla uzay çöpünün bulunduğu sonucuna varılabilir. Yaklaşık olarak 100 uydunun, itme sistemlerinde oluşan patlamalar ve çoğu kez de diğer uzay çöplerinden ötürü yörüngede bozulduğu; sonuç olarak, 40.000 ile 80.000 adet civarında uzay çöpü olduğu tahmin edilmektedir. Uzay yürüyüşü sırasında çalışmalar yapan bir astronotun elinden kayıp giden bir anahtarın dahi uzay çöpü içinde bulunduğu bilinmektedir. Çoğu uzay çöpü boyut olarak küçük olmakla birlikte, oldukça yüksek hızlarda seyretmektedirler.
LEO yörüngelerinde dolaşan çöpler jeosenkron yörüngedekilere göre daha yüksek hızlarda seyretmeye eğilimlidirler. 2nesne arasında çarpışma olduğunda, sonuçta ortaya çıkacak kütle ve yörüngesini parçacıkların hızı ve kütlesi belirlemektedir. Sözgelimi yukarıda sözü edilen yoğunluğu yüksek bir anahtar, düşük hızda bile olsa bir uyduya çarptığında, çok ciddi hasarlar oluşturabilir. Bu kapsamda, çok küçük bile olsalar, 50.000 km/saat hızda seyreden bir parçacık, çok ciddi hasarlar yaratabilir.
Son fırlatmalardan birinde, küçük bir boya parçası 13.000 km/saat hızda seyrederken uzay mekiğine çarpmış ve mekiğin camında hasar oluşturmuştur. Kaplama, enerji emen paneller ve diğer tasarım etmenleri ile uyduların özellikle küçük uzay çöplerinden etkilenmemesi için önlemler alınmaya çalışılmaktadır. 320 km.den daha düşük yörüngelerde, atmosferik sürüklenme çok sayıda uzay çöpünü dünyaya itmekte ve böylece buharlaşmasına neden olmaktadır. Jeosenkron yörüngede bulunan ve kendi-kendine temizlenen uzay çöpleri daha düşük hızlarda (320-1600 km/saat) dolaşırlar ve yoğunlukları da çok azdır. Bu yörüngede atmosferik sürüklenme hemen hemen sıfırdır ve dolayısıyla, uzay çöpü daha uzun süre burada kalır.
Atmosferine giren meteor ve asteroidler ile dünyanın ağırlığına her yıl yaklaşık olarak 20.000 ton eklenmektedir. Bu parçacıkların boyutları çoğu zaman toz boyutunda olmakla birlikte, daha büyük olanlar da vardır. Meteorlar dünyanın atmosferine girdiklerinde, bünyelerinde bulunan hava molekülleri nedeniyle genellikle yanarlar. Büyük meteorlar yandıkları zaman gece veya gündüz gökyüzünde görülebilecek kadar ışık yayarlar.
Bazen, büyük nesneler bütünüyle buharlaşmaz. Dünyanın yüzeyine çarpan büyük parçalar "meteorit" olarak adlandırılır. Bu parçacıklar dünyanın çevresinde yörüngede bulunan bütün uydular için devamlı ve ciddi bir doğal tehlikedir. Uzun Süreli Yok etme Tesisi (Long Duration Exposure Facility-LDEF) 6 yıl yörüngede kalan ve uzay mekiği tarafından dünyaya geri getirilen ilk bilimsel uydu olmuştur. Bu uydunun yüzeyinde yapılan incelemeler, uyduların binlerce mikro-meteorit tarafından etkilendiğini ortaya çıkarmıştır. Metal yüzeylerde yapılan mikroskopik incelemeler son derece kötü derecede hasarlar belirlemiştir. Çoğu meteorit boyut olarak o kadar küçüktür ki, dünyadaki uydu kontrol operatörleri bu parçacıkları algılayabilme ve çarpışmadan kaçabilmek amacıyla buna göre uydunun yörüngesinde değişiklikler yapabilme şansına sahip değildir. Kaplama ve diğer tasarım önlemleri bu tür hayati hasarlardan uyduları koruyabilmek için yegane önlemlerdir.
1.3 Uyduların avantajları :
1.3.1 Ekonomik uzak mesafe haberleşmesi :
2 kullanıcı arasında bilgi iletişiminin uydu üzerinden maliyeti, 2kullanıcının yan yana bulunması ile hemen hemen aynıdır.
1.3.2 Yayın yeteneği :
Uydular, tek bir noktadan yapılan yayını, uydu kaplama alanında bulunan neredeyse sonsuz sayıda alıcıya ulaştırılabilmeyi mümkün kılan benzersiz bir özelliğe sahiptirler.
1.3.3 Geniş-bant yeteneği :
Uydular genellikle çok büyük kapasitede bilgiyi çok kısa bir zamanda aktarmayı mümkün kılan geniş bantlı ortamlardır.
1.3.4 Geniş kaplama alanı :
Teknik olarak, bir uydu, kaplama alanı içerisindeki uygun alıcı teçhizatla donanmış her kullanıcıya servis verebilir. Uydu bu servisi şehir/köy ayrımı yapılmaksızın her yere vermektedir. Bu servis, normal koşullarda karasal sistemler için büyük sorun olan ve gerek dağlar, okyanuslar v.b. gibi doğal; gerekse şehirler ve binalar gibi insan yapısı yapay engellerle önlenemez.
1.3.5 Yeni servisler :
Uyduların son derece geniş ve yeni yetenekleri haberleşme kavramlarında da köklü değişikliklere yol açmıştır. Savaşçılar bu yolla ses, veri, görüntü ve video gibi değişik servisler çok geniş bir hizmet ağına kavuşabileceklerdir.
1.3.6 Uydu sistemlerinin karasal sistemlerle karşılaştırılması :
BPI (Kaplama Performans İndeksi) formülü şöyledir :
BPI = Maliyet/(KapasitexKaplama alanıxUydu sayısıxKaplama alanı sayısıxÖmür devrixVerim)
Örnek = GEO sistemi :
BPI = 1200/(200×12.6×10E6×3x8×7x0.3 = 2.834/MBPS/KM²/YIL
Not : Okyanus ve arktik alanlar dünyanın %70′ni kapladığından, MEO ve LEO için verim indeks katsayısı 0.3′tür.
Karasal sistemler ile uyduların karşılaştırılmasında kullanılan etmenler aslında birbirinden oldukça bağımsızdır. Aşağıda belirlenen hususlar, yapılan karşılaştırmalarda uyduların karasal sistemlere karşı üstün olduğu yanlar olarak belirlenebilir :
*Karasal altyapılardan bağımsızlık,
*Eklenen her kullanıcı ve yer için en düşük maliyet,
*Kullanıcıların en çabuk sürede sisteme dahil olabilmeleri,
*Her kullanıcı için eşit ve aynı değerde servis,
*Tek bir sağlayıcıdan komple servis,
*Bulunulan yerden bağımsız mobil/telsiz haberleşme.
1.4 Uzay sistemleri :
Uzay sistemleri fırlatılıp görevlerini yapması beklenen sistemler değildir. Bunlar son derece karmaşık ve tasarım ve fırlatma maliyetleri milyonlarca dolar tutan pahalı sistemlerdir. Ayrıca, uydu fırlatıldıktan sonra işletilmesi sırasında da son derece karmaşık ve yetenekli insanların ve şebekelerin görev alması gereken alanlar doğururlar. Uydu sistemlerinin 3 ana kesimi vardır :
1.4.1 Uzay kesimi :
Uzay kesiminin 2 alt bölümü vardır : uydu gövdesi (uydunun ana çatısı) ve payload da denilen haberleşme bölümü. Haberleşme bölümü, uyduları birbirinden ayırt eden ve uzayın kullanılmasından ötürü ilave yetenekler sağlayan bölümdür.
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.jpg[/IMG]
1.4.2 Kontrol kesimi :
Kontrol kesimi platform, payload ve şebekenin kontrolleri gibi bütün sistemin işletilmesinden sorumlu olan kesimdir. Kontrol kesimi hem uydu üzerinde, hem de yer kesiminde kendine özgü malzemeler içerir.
1.4.3 Yer terminalleri kesimi :
Bu kesim yerde uydu ile doğrudan haberleşen alıcı/verici cihazlardan oluşur. Yer terminali bir el terminali olabileceği gibi, sırtta taşınan manpack, uçak, denizaltı, gemi, sabit veya şelterde taşınan mobil istasyon da olabilir.
2. Frekanslar ve bant tanımları :
Haberleşme uyduları özel amaçlarla tahsis edilmiş radyo frekansları kullanırlar. Hükümet, asker, uzay çalışmaları, deniz, doğrudan yayım servisi (DBS) ve karasal mobil servislerin tümü için frekans spektrumunda özel frekanslar ve bantlar tahsis edilmiştir.
Belli bir kullanıcı için ayrılmış frekans aralığına frekans bandı denir, bu bant radyo frekanslarının tümünü kapsayan elektromanyetik spektrum içerisinde tanımlanır. Spektrum kısıtlı bir kaynak ve paylaşılmak zorunda olduğundan, frekanslar dünya ülkelerinin oluşturduğu bir konsorsiyum tarafından tahsis edilmektedir. Uluslar arası Telekomünikasyon Birliği (ITU) Cenevre/İsviçre’de kuruludur ve aynı zamanda jeosenkron yörüngedeki uydu pozisyonlarının da tahsislerini yapar.
Uygulamanın etkin olabilmesi için, ITU tarafından alınan kararların üye ülkeler tarafından imzalanan anlaşmalarla da teyit edilmesi gerekmektedir. Üye ülkeler, kendilerine tahsis edilen frekans bantları içerisinde yerel ve kendilerine özgü iç düzenlemeleri yapabilirler. A.B.D.de, Federal Haberleşme Komisyonu (FCC), resmi olmayan kullanıcılar için A.B.D. ne tahsis edilen frekansların A.B.D. sınırları içinde tahsis ve kontrolünü yapmak üzere kurulmuştur.
Resmi kullanıcılar için frekans tahsis ve kullanım kontrolü ise, haberleşme ve bilgi ticareti müsteşar yardımcısının başkanı olduğu Milli Telekomünikasyon ve Bilgi İdaresi (NTIA) tarafından yapılmaktadır. Gerek FCC, gerekse NTIA’nin tahsis etmiş/edeceği frekanslar birbirleri ile mutlaka koordine edilmektedir.
Uydularda çok değişik frekanslar kullanılmaktadır. Elektromanyetik spektrumun RF bölümü, telsiz haberleşme ve iletişim sistemlerinin kullanılmasına son derece müsait özellikler içermektedir. Bu kapsamda en avantajlı frekans bandı 300 MHz-300 GHz arasını kapsayan mikrodalga bandıdır. Uydu haberleşmesinde kullanılan frekans bantları UHF, SHF ve son derece yeni teknolojilerin ortaya çıkması ile EHF’dir.
Radyo frekans bantları genellikle uluslar arası arenada kabul görmüş birtakım kısaltmalarla tanımlanırlar. ITU tarafından belirlenen bu sisteme ilişkin ayrıntılı bilgi aşağıda verilmiştir.
FREKANS KISALTMA ANLAMI
3-30 KHZ VLF ÇOK DÜŞÜK FREKANS (VERY LOW FREQ)
30-300 KHZ LF DÜŞÜK FREKANS (LOW FREQ)
0.3-3 MHZ MF ORTA FREKANS (MEDIUM FREQ)
3-30 MHZ HF YÜKSEK FREKANS (HIGH FREQ)
30-300 MHZ VHF ÇOK YÜKSEK FREKANS (VERY HIGH FREQ)
0.3-3 GHZ UHF ULTRA YÜKSEK FREKANS (ULTRA HIGH FREQ)
3-30 GHZ SHF SÜPER YÜKSEK FREKANS (SUPER HIGH FREQ)
30-300 GHZ EHF SON DERECE YÜKSEK FREKANS (EXTREMELY HIGH FREQ)
Askeri kullanıcılar genellikle tek kanallı uydu haberleşmesi için UHF kullanırlar. Askeri "UHF" uydu haberleşmesi 225-400 MHz. arasındaki bandı kullanır. Bu askeri UHF bandının alt bölümünün aslında ITU düzenlemelerine göre VHF bandında olduğu görülecektir. Askeri kullanıcılar aynı zamanda çok kanallı uydu haberleşmesi için de SHF kullanırlar. Bu bant, C, X, Ku ve bir kısmı olmak üzere Ka bandı diye harflerle adlandırılırlar.
Daha ileride açıklanacağı gibi, frekans bantlarının harflerle tanımlanması da oldukça fazla kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemin kaynağı İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar dayanmakta olup, ana amaç, kullanılan radar frekanslarının düşman tarafından istihbarat ile elde edilmesini önlemektir. Kullanılan harf kodlarının herhangi bir mantık sırası izlememesinin de nedeni budur. Elektrik-Elektronik Mühendisleri Enstitüsü (IEEE) tarafından belirlenen Standart 521-1984 (1989) usullerine göre radar frekans bantlarının harf kodlaması aşağıda verilmiştir.
SHF bandı içerisinde, yalnızca askeri kullanıcılara tahsis edilmiş olan ve 7.25-8.4 GHz aralığını kapsayan "X" bandı bulunmaktadır. Gerçekte ITU tahsislerine göre, bu bandın alt bölümleri C bandı içerisinde kalsa da, anılan bandın X bandı diye adlandırılması ile, diğer C bandı kullanıcılarından ayrı bir frekans bandı yaratılmış ve böylece Ku bandı da sadece ticari kullanıma tahsis edilmiş olmaktadır. Yeni uydu haberleşme sistemlerinde EHF bandı da çok yoğun olarak kullanılmaya başlanacaktır. Böylelikle, özellikle mobil kullanıcılar için elde taşınabilen çok küçük terminaller aracılığıyla, Kişisel Haberleşme Sistemleri (Personal Communications Services-PCS) geliştirilmeye başlanmıştır. Bu amaçla Ka bandı kullanılmaktadır. Halihazırda iflas etmiş olsa da IRIDIUM sistemi bu bandı kullanmak üzere tasarlanmıştır. Ka bandı, özellikle çok geniş bir bant olması açılarından, yeni uygulamalar için gelecek vaat etmektedir.
HARF KODLAMASI FREKANS BANDI P 225-390 MHZ
L 1-2 GHZ
S 2-4 GHZ
C 4-8 GHZ
X 8-12 GHZ
Ku 12-18 GHZ
K 18-27 GHZ
Ka 27-40 GHZ
V 40-75 GHZ
W 75-110 GHZ
Aşağıda gerek askeri, gerekse ticari bantlar aracılığıyla tanımlanan harf kodlamaları ile servislerden bazı örnekler gösterilmiştir.
FREKANS ARALIĞI BAND TİPİK KULLANIM225 MHZ-1.5 GHZ P, L MOBİL UYDU SERVİSİ (MSS)
2.0-2.7 GHZ S UYDU YAYIN SERVİSİ (BSS)
3.7-7.25 GHZ S, C SABİT UYDU SERVİSİ (FSS)
7.25-8.4 GHZ C, X ASKERİ/HÜKÜMET SERVİSİ
10.7-18.0 GHZ X, Ku SABİT UYDU SERVİSİ
18-31 GHZ K, Ka SABİT UYDU SERVİSİ
44 GHZ V HÜKÜMET SERVİSİ
Frekans spektrumunda en düşük frekanslardan başlayarak genel hedef, her zaman daha yüksek frekanslara ve frekans bantlarına ulaşmaktır. Burada amaç son derece basittir. Frekanslar yükseldikçe hem teknolojik girdiler ve güvenlik artmakta; hem de frekans bandı genişlemektedir. Sözgelimi S bandında frekans bandı genişliği 700 MHz iken, K bandında frekans bandı genişliği 13 GHz.dir (yaklaşık 20 katı). Dolayısıyla, gerçekte yüksek frekanslar gürültü ve bozulmalara karşı daha hassas olmalarına karşın, geniş bant gereksinimleri endüstriyi daha yüksek frekans ve frekans bantlarını kullanan teknolojileri geliştirme ve gerçekleştirme yönünde zorlamaktadır.
2.1 Link hesapları :
Link hesabı denklemi bir yer istasyonu kullanıcısı için en önemli araçtır. Bu denklem gereksinimlerinin tam olarak belirlenebilmesine ve dolayısıyla yazılım ve donanımın doğru olarak seçilmesine olanak verir. Link hesabı denklemi aşağıda verilmiştir.
TX - Lit + Gtx + Gt - Lup + Gsc - Ldn + Gr + Grx - Lir = RX
2.1.1 Verici gücü (TX) : Verici gücü (TX) kullanılacak veri hızı ve modülasyon ile doğru orantılıdır ve kullanılabilecek en üst değeri (eğer ayarlanabilir türde ise) üreticiler tarafından belirlenir.
2.1.2 Verici IF kayıpları (Lit) :
Verici IF kayıpları (Lit) vericiden RF biriminin girişine kadar oluşan toplam kayıplardır. Verici gücü, cihaz şasesini terk ettikten sonra toplayıcı hibrid, IF link kablosu (IFL) ve zayıflatıcılardan geçer. Toplayıcı hibrid devreler genellikle toplayıcı (combiner) devrelerde bir oran belirlerler (sözgelimi 6:1 gibi). Kablo kayıpları kablonun türüne ve uzunluğuna bağlıdır. Link hesabını yapan kullanıcılar, denklemi eşitlemek amacıyla devreye seri olarak zayıflatıcılar eklerler.
2.1.3 Verici kazancı (Gtx) :
Verici kazancı (Gtx) üretici dataları ile belirlenen data sayfalarından veya verici test sonuçlarından elde edilir. Verici upkonvertör ve Yüksek Çıkışlı Kuvvetlendirici (HPA)’dan oluşur. Upkonvertör IF frekansında (70 MHz) gelen data girişini, uyduya yönlendirmek üzere RF katına gönderir. HPA, Katı Hal Güç Yükselteci (SSPA) olabileceği gibi, Gezen Dalga Tüp Yükselteci (TWTA) veya Klystron tüp de olabilir.
2.1.4 Verici anten kazancı (Gt) :
Verici anten kazancı (Gt), anten çapı (D), işletme frekansı (f) ve anten veriminin (E) bir fonksiyonudur. Anten gerçekte sinyali kuvvetlendirmez. Anten kazancı, alınan sinyalin çıkışa odaklanma veya yönlendirilmesi yeteneğidir. Kazanç, teknik anlamda sinyal şiddetinin izotropik antene (her yöne eşit oranda ışınım yapan anten) göre artış oranıdır. Desibel olarak ölçülen bu kazanç, bazen dBi olarak da gösterilir ve buradaki (i) indisi izotropik antene olan referansı gösterir.
2.1.5 Açık gökyüzü uplink kayıpları (Lup) :
Açık gökyüzü uplink kayıpları (Lup) açık uzay ve atmosferik kayıpların toplamıdır.
2.1.6 Uydu kazancı (Gsc) :
Uydu seri olarak dizili alıcı anteni, düşük gürültülü yükselteç, frekans dönüştürücü, güç yükselteci ve verici anteninden oluşur. Bu birimler ayrı ayrı göz önüne alınmaz ve hepsi tek bir toplamda ifade edilir. Uydu kazancı, uydunun tasarımında giriş ve çıkış karakteristiklerini belirleyen uydu üreticisi veya işleticisinden alınması gereken bir parametredir. Bununla birlikte, uydu üreticisi veya işleticilerinin hepsi de aynı birimleri kullanmıyor olabileceğinden, denkleme uygularken bazı birim dönüştürmeleri gerekli olabilir.
Uydunun girişine uygulanabilecek maksimum giriş değeri Doyum Akı Yoğunluğu (Saturation Flux Density-SFD) ile tanımlanır. SFD, dBW/m2 olarak uydunun transponderini doyuma sokacak güç seviyesi olarak tanımlanır. Anten yönlendirilmiş anten olduğundan, SFD sinyalin geliş açısına doğrudan bağlıdır. Uydu üreticileri genellikle SFD değeri için kaplama alanına bağlı olarak münhanilerden oluşan haritalar oluşturmuşlardır.
Doyum noktası civarında çalışma genellikle pek arzu edilen bir durum değildir. Bu nedenle, işletme noktası doyum noktasından belli bir emniyet payı ile geride tutulur (back-off).
Güç tasarrufu amacıyla, en yüksek back-off değeri elde edilmeye çalışılır; ancak, güç de oldukça düşük olduğundan, emniyet değeri artırıldıkça bu kez de gürültü seviyelerinin içine girme tehlikesi ortaya çıkar. İşaret-gürültü oranı bu durumda gereksinim duyulan giriş gücü için kritik bir parametre haline gelir.
Faz modülasyonu için, taşıyıcı genliği modülasyon sinyaline göre değişmez, bu nedenle, alınan güç (Pr) taşıyıcı gücüne eşittir (C).
Taşıyıcı/Gürültü oranı, sistemin BER’ne bağlı olarak sıkça kullanılan bir parametredir. Sayısal sistemler için, C/N oranı gürültü yoğunluğu başına enerjiyi ifade eden Eb/No oranına dönüştürülebilir. Uydu kazancı (Gsc) da bu oran cinsinden ifade edilebilir. Ancak, genellikle bu ara terimler göz ardı edilir ve uydu çıkışı Etkin İzotropik Işınım Gücü (EIRP) cinsinden ifade edilir. Uydu üreticileri EIRP cinsinden konturları (münhani) gösteren kaplama alanı haritalarını bu nedenle üretir ve dağıtırlar. TÜRKSAT uydularının kaplama alanı ve konturları ana sayfadan seçilebilir.
Uplink için, uydu alıcısının kalitesi gürültü ısısı başına kazanç oranı ile ifade edilir ve G/T ile gösterilir. G/T oranı, bazen de uydu veya uydu alıcısının İyilik Sayısı (Figure of Merit) olarak da adlandırılır.
2.1.7 Açık gökyüzü downlink kayıpları (Ldn) :
Açık gökyüzü downlink kayıpları, açık gökyüzü uplink kayıpları ile aynıdır. Gerçek değerler ancak uplink ve downlink yolları birbirinden farklı ise değişebilir.
2.1.7.1 Alıcı anten kazancı (Gr) :
Verici anteni gibi, alıcı anten kazancı da anten şeklinin, veriminin ve işletme frekansının birer fonksiyonudur.
Alma ve verme frekansları birbirinden farklı olduğundan, antenin alma ve verme kazançları da birbirinden farklı olacaktır.
2.1.7.2 Alıcı kazancı (Grx) :
Alıcı Düşük Gürültülü Yükselteç (LNA), downkonvertör ve IF kısmından oluşur: Kazanç ise, LNA girişinden IF çıkışına kadar olan toplam kazançtır. Bu kazanç üretici tarafından belirlenir. Buradaki kazanç alıcı kazancı, Grx ve G/T olarak ifade edilebilir.
2.1.8 Alıcı IF kayıpları (Lir) :
Alıcı IF kayıpları IFL kablosu, hibridler ve zayıflatıcılardan oluşur. Hibridler, (sözgelimi 6:1 veya diğer oranlarda) alınan sinyali her bir alıcıya gönderen bölücülerdir. Zayıflatıcılar, link denkleminin eşitlemek için yola seri olarak eklenirler.
2.1.9 Alıcı taşıyıcı seviyesi (RX) :
Alıcı taşıyıcı seviyesi üreticiler tarafından verilir.
2.2 Uzay kesimi hesabı :
Yer terminali kullanıcısı uyduya girişim yapamayacağından, link hesabı yapılırken, uzay kesimi hesabı hemen hemen sabit olarak alınır. Bu değerler tasarım ve yapım aşamasında uydu üreticileri tarafından belirlenir ve yer terminali kullanıcılarına sabit bir değer olarak verilir. Bu nedenle, bu parametreler yer terminali kullanıcıları tarafından kullanılacak uyduya göre, önceden bilinir.
3. Bant genişliği :
Uydu transponderi, belli bir frekans bandındaki radyo frekanslarının alma ve iletimi için tasarlanmıştır. Bu anlamda, bu sınırlı alanda işlenen Hz’lerin sayısı, anılan transponderin radyo frekans bant genişliğini belirler. Transponderin bant genişliği arttıkça, yüksek kapasitede çıkış verebilmesi için ifade edilen saniyede iletilen bit sayısı da artar.
Ancak, iletilen sinyal gücü, antenlerin kazançları ve alıcının verimi, iletim kanalındaki gürültü seviyesinin üstesinden gelecek büyüklükte olmalıdır. Transponderin bant genişliği arttıkça, kanalın gürültü seviyesi de artacak; böylece amaçlanan yüksek kapasiteli çıkış da tehlikeye düşecektir.
Bant genişliği hesabı ile, bir transponderin kapasitesinin ne kadar olduğu veya çıkışında ne kadar bilgiyi kapsayacağından yola çıkılarak uydunun tasarım ve kullanımı hakkında karar verilir. Bu anlamda "geniş bant" teriminden söz edilirken, genellikle "yüksek kanal kapasitesi" nden de söz edilmiş olur.
Uydu üzerinden haberleşme trafiğinin büyük çoğunluğu telefon görüşmelerine ayrılmıştır. Doğal olarak, uydu üzerindeki bir transponder, tek bir telefon görüşmesine ayrılamaz. Bugünün uydu transponderleri aynı anda her 2yönde binlerce ses devresini iletebilecek şekilde tasarlanmıştır. Geniş bantlı kapasite, çok şeritli bir otoyol gibidir. Otoyolun şeritlerinin artması, üzerinde taşıyacağı trafiğin artması ile doğru orantılıdır.
4. Antenler :
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.jpg[/IMG]
Antenler uydu sistemlerinin ana unsurlarıdır. Hem uydunun üzerinde, hem de yer istasyonlarında bulunurlar. Yer istasyonundan uyduya iletilen sinyale uplink, uydudan yer istasyonunun antenine iletilen sinyale ise downlink adı verilir.
Uplink ve downlink frekansları hiçbir zaman aynı değildir. Uplink frekansı her zaman downlink frekansından büyüktür. Çünkü, yüksek güçlerde radyo frekanslarının uydu ortamından ziyade yer ortamında üretilmesi daha kolaydır. Uyduda en önemli parametreler ağırlık ve güç kısıtlamasıdır. Bu nedenle, yerde genellikle büyük çaplı antenler ile, yüksek frekans kullanılarak (bu aynı zamanda kısa dalga boyu demektir), uyduya yönlendirilen sinyal gücü en üst seviyeye çıkarılmak istenir. Bu yöntem önemlidir, çünkü, karşılığında bulunan uyduda sinyalin güçlü olarak alınması ve iletilmesi hususunda kısıtlı ve önceden belirlenmiş bir kapasite bulunmaktadır. Yine, yerde bulunan büyük çaplı antenler ile uydudan iletilen zayıf ve düşük frekanstaki sinyalin toplanması mümkün olacaktır.
Yer antenleri değişik çap ve şekillerde ve değişik amaçlar için tasarlanırlar. En temel ve basit anten şekli yönlendirmesiz (omni-directional) veya çubuk (whip) antendir. Bu tür antenler teorik olarak her yöne ve eşit şiddette yayın yaparlar. Uydu haberleşmesi için, yönlendirmesiz çubuk antenlerin en yaygın şekli "sadece alış (receive only)" yapan antenlerdir. GPS antenleri bu türe en güzel örnektir. Bunun yanında, çubuk antenler, uyduya doğru yeterli güç ve yönlendirmede sinyali gönderemeyeceği ve bu nedenle de verimli bir link oluşturamayacakları için, veriş için kullanılamazlar.
Uydu anteni mikrodalga frekanslarında çalışır. Teknik olarak anten çapının kullanılan frekans dalga boyuna eşit veya daha büyük olması amaçlanır. Pratik olarak bu her zaman mümkün olamadığından, açıklık (aperture) türü antenler kullanılır. Antenlerin alma veya gönderme yolunda, ışınların birbirine paralel olarak yol aldığı varsayılır. Buna düzlem dalgası adı verilir ve alma ve gönderme yolunda enerjinin antenin açıklığına eşit çapta bir silindir içinde toplandığı varsayılır. Antenden uzakta bu silindirin çapı, (?/D) oranı ile orantılı bir koni yarı-açısına eşit çapta dağılır. Yüksek frekanslarda, antenin ? (dalga boyu) çok küçük olduğundan ötürü boynuz (horn) antenler kullanılır. Çoklu boynuz antenler kullanılarak, kaplama alanının şekli belirlenebilir.
En çok kullanılan uydu anten türü parabolik antendir. Parabolik antenin şekli tas şeklindedir. Aldığı veya gönderdiği sinyali, odak noktasındaki bir mikrodalga dalga kılavuzu açıklığından gönderir. Bu dalga kılavuzu açıklığı (aperture) besleme boynuzu (feed horn) diye adlandırılır. Besleme boynuzundan alınan sinyal yükselteç girişine yönlendirilir. Uydu haberleşmesinde kullanılan en iyi yükselteçler "Düşük Gürültülü Yükselteç (Low Noise Amplifier-LNA)" diye adlandırılır. LNA’nın, alınan sinyali geçirirken mümkün olduğu kadar az gürültü katması amaçlanır. Yükselteçten alınan sinyal de çeviriciye (converter) gönderilir. Çevirici modüle edilmiş sinyali elektrik işaretine çevirir ve böylelikle terminal cihazları tarafından daha kolaylıkla işlenebilecek bir forma getirir. Aynı zamanda, çeviricide, bilgiye eşlik eden taşıyıcı sinyali de süzülür. Sinyal bir telefon görüşmesi ise, bir telefon şebekesine bağlanır. Sinyal bir televizyon yayını ise, TV cihazı üzerinde görüntülenebilecek bir forma dönüştürülür. Burada anlatılanlar en basit şekliyle ifade ediliyor olsa da, temel düşünce işaretin iletimi (gönderilmesi) ile aynıdır. Sadece işlem tersine çevrilmiştir.
Yer terminali antenlerinin tasarımında, uydu gücünü doğrudan etkileyebilecek parametreler göz önüne alınır.
Uydu antenlerinin 2 ana görevi vardır. Bunlardan birincisi yerdeki kullanıcıları desteklemek üzere haberleşme sinyallerinin alış/veriş işidir. Diğeri ise, uyduların yörüngelerinde uygun biçimde işletildiğinden emin olunabilmesi amacıyla uydu kontrol operatör ve işletmecilerinin uydu kontrol istasyonları aracılığıyla kullandıkları telemetri, izleme ve kumanda (TT&C) sinyallerinin iletimidir. Uydunun gücünün çoğunu, yerden gelen sinyallerin iletimini sağlamak üzere bu antenler kullanırlar. Uydular, aynen yer istasyonları gibi, sinyallerin alma, işleme ve göndermesi amacıyla benzer elemanları kullanırlar.
Uyduda haberleşme trafiği amacıyla kullanılan antenler fiziksel olarak en büyük ve en karmaşık yapıda olmalarına karşın, TT&C amacıyla kullanılan antenler genellikle boynuz (horn) türü ve küçük antenlerdir. Uydu anteni, yeryüzünde arzu edilen kaplama alanına (izdüşüm) göre enerjilerinin odaklanabilmesi için özel şekillerde tasarlanır ve şekillendirilir. Uydunun haberleşme anteninin en önemli unsurlarından biri de kazancıdır. Antenin kazancı, uyduya gelen veya uydudan giden enerjinin yoğunlaştırılabilmesi yeteneğidir. Yüksek kazanç değerleri, uyduların gelişmiş haberleşme kapasitesi ve performansı ile doğru orantılıdır.
4.1 Anten izleme sistemleri :
Antenlerden söz edildiği zaman, anten izleme sistemleri de göz önüne alınması gereken önemli hususlardan biri durumuna gelir. Özellikle de yer sistemlerinde kullanılan antenlerden söz edildiği zaman, anten izleme sistemleri en önemli parametrelerden biridir. Bunun yanında, özellikle LEO yörüngedeki gibi yörüngede dönen (turlayan-spinning) uydular ve bunları izleyen uydu kontrol istasyonu ve yer terminalleri söz konusu ise, anten izleme sistemleri en önemli parametre durumundadır.
4.1.1 Sürekli otomatik izleme :
Bu tür sistemler çok pahalı ve karmaşık sistemler olup, genellikle çok büyük yer istasyonları (anten çapı 10 metreden büyük) ve büyük uydu işletmecilerinin (INTELSAT gibi) kullandıkları türdür. Bu tür sistemlerde 0.1 derece veya daha iyi izleme kesinlikleri (accuracy) istenir ve maliyetleri 35.000.-US$ ile 200.000.-US$ arasındadır.
4.1.2 Adım-adım izleme :
Bu sistemde izleme kesinliği daha düşüktür. Ayarlamalar uydunun yörüngede alabileceği salınımlar hesaplanarak adımlar halinde yapılır. Yan ve yükseliş açıları eksenlerinde tesis edilen motorlar ile uydu izlenmeye çalışılır. Bu tür sistemler genel olarak çapı 4.5 ile 10 metre arasında olan antenlerde uygulanır ve maliyeti 20.000 ile 30.000.-US$ arasındadır.
4.1.3 Programlı veya saatli izleme :
Bu izleme sisteminde, aslında yer istasyonu uyduyu izlemez. Uydunun belli bir yörünge izi veya saatinde olması muhtemel yörünge pozisyonuna göre anten yönlendirilir. Uyduya, kendi üzerinde bulunan ve çok iyi bilinen bir fiziksel nesneye göre yerçekimi kuvveti uygulandığından, uydunun belli bir zamanda muhtemelen nerede bulunacağını kestirmek ve hesaplamak oldukça sağlıklı sonuçlar verebilir. Bu durumda, anteni yönlendirebilmek için özel bir yazılım çalıştırılır.
Alternatif olarak, saatli izleme ve özenli tasarlanmış eksen sürücü motorlar ile, çok yüksek kesinlikler elde edilebilecek "izleme" modları simule edilebilir. Bu nedenle, saatli izleme programlı izlemeden daha iyi bir izleme yöntemidir. Mekanik izleme donanımı bu yolla 23 saat 56 dakikalık gün üzerinden ve bilgisayar programı olmadan uyduyu izleyebilir. Ancak burada bir sorun vardır. Eğer bilgisayarlarınızı en son uydu konumuna göre yeniden programlamaz veya motor sürücülerinizi sıfırlamazsanız, uyduda yeni bir konum belirleme çalışması yapmak istediğinizde, bütün yer istasyonunu-hele hele büyük bir istasyonunuz var ise- yeniden ayarlamak gibi son derece zahmetli ve uzun bir süreç sizi bekliyor olabilir.
4.1.4 COMSAT manevrası :
Bu yöntem özellikle yerel uydu sistemleri için son derece uygundur. Burada yer istasyonundan ziyade uydu hedef alınır. İzleme yöntemi aslında son derece basittir. Uydunun teorik olarak ekvator üzerinde bir çizgi üzerinde asılı kalacağı varsayılır. Ancak, uydu, böyle bir çizgi izlemez ve "8" şeklinde bir yol izler. Uydunun normal koşullarda yörüngesinde yaptığı "8" şeklindeki manevraların telafi edilebilmesi için 24 saatlik süreç içerisinde "planlı içeriye itme" (8 şeklinin karın bölgesini daraltmak amacıyla) manevralar planlanır. Ekvatorun üzerindeki yörünge, kaplama ışınını kuzeye veya güneye ittiğinde, küçük bir itme ile geriye asıl pozisyonuna getirilir. Bu yöntem, dar kaplama alanı (ışın genişliği birkaç derece) ve kaplama alanının kuzey/güney doğrultusunda yeterli aralığı (marjin) olan sistemlerde geçerlidir.
4.1.5 Yer istasyonu anteninin bakış açısı :
Bu hususta en çok arzu edilen, ekvator çizgisinin tam altında ve yukarıya 90 derece ile bakan anten konumudur. Ancak, gerçek uygulamalar çoğu kez böyle değildir. Bu nedenle, antenin uyduya "bakış açısı" ndan söz edilir.
Uydu yer istasyonunun uydunun bulunduğu konumdan olan uzaklığı boylam (doğu veya batı) ve ekvator düzleminden olan uzaklığı (kuzey veya güney enlemi) ile ifade edilir. Bakış açısı büyüdükçe, haberleşmenin kalitesi de azalır. Uydu performansının veya uydu yer terminalinin maliyeti bu etkenler dolayısıyla artmaya başlar.
Milli uydu sistemleri planlamacıları, uydularını ülkelerinin hemen üzerinde olan yörünge pozisyonlarında görmek isterler.
Örneğin, jeosenkron uydular kullanılarak Güney Kutbu ile uydu haberleşmesi yapmak mümkün değildir. Çünkü, bu noktada "negatif" bakış açısı söz konusudur.
Bu sorunu ortadan kaldırabilmek için uydunun gücü ve antenlerinin boyutları artırılabilir, ancak bu da uydunun daha karmaşık ve dolayısıyla daha pahalı olmasına neden olur.
5. Kaplama alanları :
Uydunun anteni tarafından aydınlatılan yer yüzeyindeki alana "kaplama alanı (footprint)" denir. Kaplama alanı aynı zamanda, uyduya yönlendirilen sinyallerin uydu tarafından en verimli biçimde alındığı alandır. Teorik olarak, herhangi bir ışık kaynağından yayınlanan ışın gibi, kaplama alanı da dairesel olmak zorundadır. Ancak, yeryüzü düz ve atmosferin kalınlığı kaplama alanı üzerinde her yerde aynı olmadığından, uydu antenleri de değişik şekillerde gerçekleştirilir. Gerçekte kaplama alanı, ana sayfadan ulaşılabileceği gibi, merkezde sinyal şiddetinin en güçlü olduğu, kaplama alanının kenarlarında ise sinyal şiddetinin düştüğü düzensiz dairesel bir şekil alır.
Uydudan yayınlanan sinyallerin dağılımı da her yerde aynı değildir. Anten kaplama alanının her yerde aynı olduğu ve kaplama alanının her yerinde aynı sinyal şiddetinin hakim olduğu bir uydu yapmak pratik olarak mümkün değildir. Böyle bir uydunun maliyeti inanılmaz boyutlarda olacaktır. Bunun yerine, uydunun kaplama alanının merkezinden uzaklaşıldıkça daha fazla enerji yakalayabilmeleri amacıyla yer terminalleri daha büyük antenlerle donatılırlar.
Bunların yanında, uydu antenleri, özel olarak seçilmiş bölgelere daha fazla enerji iletilebilmesini teminen dar kaplama alanları (spot beams) ile tasarlanırlar. Sözgelimi, A.B.D.de Hawaii için bir uydu tasarlandığında, kaplama alanları sadece Hawaii kara bölgesini kaplayacak şekilde tasarlanırlar. Böylelikle, anılan bölgeyi çevreleyen okyanuslarda kullanılmayacak enerjiden tasarruf edilir. Bazı uydu antenleri de, arzu edildiğinde istenilen bir bölgeyi kaplayacak şekilde motorla yön verilebilen "yönlendirilebilir (steerable)" antenlerle donatılırlar. "Yönlendirilebilir anten" denilen ve kaplama alanını istenilen bölgeye göre değiştirebilen antenlerle, uydu haberleşmesinin olmazsa olmaz haberleşme olanağı olduğu ve doğrudan savaşçılara hizmet verecek şekilde özel uygulamalar gerçekleştirilebilir. Sözgelimi TÜRKSAT uydularında bu Yetenek bulunmaktadır.
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.jpg[/IMG]
6. Yörüngeler :
Yörüngeler, yeryüzünden yükseklik, biçim, eğim ve güneşe göre senkronizasyon gibi değişik parametrelere göre sınıflandırılırlar. Bazen bu parametrelerden birkaçı bir araya gelerek yörüngeyi tanımlar, örneğin, kutupsal, dairesel gibi. Bazen de yörüngelere isimler verilir, CLARKE yörüngesi (jeostasyoner yörünge), Molniya yörüngesi (yüksek eliptik, eğimli, yarı-senkron) gibi.
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.jpg[/IMG]
6.1 Düşük yörünge (LEO) :
Ortak olarak kabul görmüş bir LEO tanımı olmamasına karşın, genel olarak 800 km. den daha yüksek apogee olmayan yörüngelere LEO yörünge denir. Burada yörünge düzleminin eğimi göz önüne alınmaz. LEO yörüngelerden çoğu daireseldir, dolayısıyla, eccentricity hemen hemen sıfırdır. Alçak yörüngelerde, uydular itme roketleri ile yörüngelerine periyodik olarak itilmedikçe, bu yüksekliklerde atmosferik sürüklenmenin etkisi çok fazla olduğundan, uyduların ömür devrini kısaltır. İtme düzeltmeleri olmadan LEO bir uydunun yörünge ömrü, 320 km.de yaklaşık bir yıldır. 800 km.de, bu ömür yaklaşık 10 yıla çıkar. Ancak, daha yüksek yörüngelerde uzay çöpünün alçak yörüngelere göre daha fazla olduğu ve dolayısıyla bu yörüngelerde uydunun parçacıklarla ve meteoritlerle çarpışma olasılığının alçak yörüngelere göre daha fazla olduğu; bundan ötürü de uyduların zarar görme olasılığının daha yüksek olduğu unutulmamalıdır.
LEO uydular genellikle gözlem, çevre koruma, küçük haberleşme uyduları ve bilimsel amaçlı çalışmalar için kullanılır. Alçak yörüngede dolaşan ve A.B.D.nin Uzay Mekiği, Rusya’nın Mir İstasyonu gibi insanlı uzay araçları, personelini Van Allen ışınım kuşakları gibi zararlı etkilerden korumak amacıyla çok kalın zırhlar kullanılmasından kaçınmak için genellikle 500 km.nin altında yörüngede tutulur.
LEO uydular, dünyanın yüzeyine çok yakın geçmenin avantajlarını kullanırlar. Dezavantajı ise, yeryüzündeki kullanıcıların üzerinden çok kısa bir sürede geçmeleridir. LEO uydular, dünyanın herhangi bir yeri veya bölgesi için sürekli kaplama sağlayamazlar. Bazı büyük LEO uydular, özellikle sabah çok erken veya gece geç saatlerde, dünyanın yüzü karanlıkta, ancak uydu güneşin aydınlık yüzünü görüyor iken ortaya çıkan yansımalardan ötürü çıplak gözle görülebilirler. Yeryüzündeki insanlar LEO uyduları, gökyüzünde küçük bir nokta gibi, tam üzerlerinden olmasa bile, bir noktadan ufukta başka bir noktaya kayan bir nesne olarak görebilirler.
6.1.1 Güneş-senkron yörünge :
LEO yörüngenin özel bir biçimi güneş-senkron yörüngedir. Bu yörünge değişken, kutupsal yörüngeye yakın ve uydunun belirlenen bir "güneş zamanında" hep aynı yerden geçtiği varsayımına dayanan bir yörüngedir. Güneş-senkron yörüngeye ulaşmak için gereksinim duyulan eğim, yörüngenin yüksekliği ve eccentricity ile belirlenir. Çoğu kez eğim açısı 98 derecedir.
Bu yörüngedeki uydular konumlarını sürekli olarak güneşin konumuna göre sabit tutarlar. Böylece, yeryüzünde güneş ile nesneler arasında oluşan gölgeler, belirlenen enlemlerde uydu üzerlerinden geçerken hep aynı boydadırlar. Bu nedenle, sözgelimi yeni yapılan binalar gibi her tür değişiklik kolaylıkla fark edilir ve gözlemlenir. Bazı meteoroloji ve çevre koruma amaçlı uzaktan algılama uyduları bu tür yörüngeleri kullanırlar.
6.1.2 Yarı-senkron yörünge :
LEO ve MEO yörüngelerin özel bir birleşimi yarı-senkron yörünge diye adlandırılır. Yarı-senkron bir yörüngenin periyodu günün yarısına eşittir. Uygun eğim uygulanmış, dairesel yörüngeye yakın bir yörünge ile, dünya yüzeyinin günde 2kez taranması ve izlenmesi mümkündür.
Bu periyotta bir uydunun orta yörüngede olduğu da düşünülebilir. Bu yörüngedeki uydular çok yüksek dozda Van Allen ışınım kuşağına maruz kalırlar. Dolayısıyla, bu yörüngede kullanılacak uydular, bu kuşakları geçerken gittikçe artan ışın seviyelerine dayanacak şekilde korumalı olarak yapılmak zorundadırlar. Bu tür yörüngeleri kullanan uydulara en güzel örnek GPS uydularıdır.
6.2 Yüksek-eliptik yörünge :
Bu tür bir yörüngenin herkesçe kabul görmüş bir tanımı yoktur, ancak, eccentricity değeri 0.5′ten daha büyük olan yörüngeler genellikle yüksek-eliptik yörünge olarak kabul edilmektedir. Bu yörüngedeki uydular, yörüngede bulundukları zamanın büyük bir bölümünü apogee tarafında geçirirler. Belirli ve tanımlanmış bir eğimleri, yükseklikleri veya periyotları yoktur.
6.3 Molniya yörüngesi :
Molniya yörüngesi, yüksek-eliptik ve yarı-senkron yörüngelerin spesifik bir formudur. Eğim açısı 64 derece, eccentricity 0.7 ve perigee de güney yarımküre üzerindedir. Molniya yörüngesindeki bir uydu 12 saatlik periyodunun 11.7 saatini kuzey yarımkürede geçirir. Bu nedenle, Molniya yörüngesindeki uydular, özellikle jeosenkron uydularla kapsanması maliyet-etkin olamayan kuzey kutbu ve civarı bölgeler için neredeyse en uygun haberleşme araçları durumundadırlar.
6.4 Jeosenkron (jeostasyoner) yörünge (GEO) :
Jeostasyoner yörünge, jeosenkron yörüngenin özel bir formudur. Uydunun yörünge düzlemi, dünyanın ekvator düzlemine çok yakın olduğundan, eğim açısı sıfıra yakındır. Yörünge mümkün olduğunca dairesel ve eccentricity neredeyse sıfırdır. Yörünge periyodu, dünyanın kendi yörüngesinde dönme zamanı ile aynıdır (1 gün). Dünyadaki bir gözlemci için, uydu gökte sabit duruyor gibidir. Böylelikle, uydular dünya ekvatoru üzerinde herhangi bir boylamda (doğu/batı) yörüngeye yerleştirilebilir.
Bu yörüngenin en büyük avantajı, uyduların dünyanın belirli bölgeleri için sürekli kaplama sağlaması ve uydu yer istasyonu antenlerinin izleme sistemleri kullanmasına gereksinim olmamasıdır. Jeostasyoner yörüngeler çok yaygın olarak haberleşme, meteoroloji ve bazen de gözlem amaçlı uydular için kullanılırlar. Ancak bu yörüngede, kuzey ve güney kutbuna yakın kullanıcılar, antenlerini çok düşük yükseliş açılarına ayarlamak ve bundan ötürü oluşacak sıkıntılara katlanmak zorunda kalacaklardır.
Uydu linklerinin atmosferde daha fazla yol almak zorunda olması ve bu nedenle de atmosferde dünyadan yükselen bozucu katmanların çok fazla etkin olması nedenleriyle, 70 derece enleminin üzerindeki kullanıcılar için jeosenkron uyduların kullanılması çok anlamlı değildir. Güney yarımkürede ise yalnızca Antarktika etkilenir. Kuzey yarımkürede, Arktik bölgede Alaska’nın kuzeyi, kuzey Kanada’nın en ucu, Grönland, kuzey Skandinavya’nın uçları ve kuzey Sibirya, ne jeosenkron uydulara ulaşabilirler, ne de jeosenkron uydular tarafından yörüngelerinden görülebilirler.
Bu yörünge aynı zamanda CLARKE yörüngesi olarak da adlandırılır ve uyduların ekvator üzerinde 2 derecelik ayrım ile yerleştirildikleri yükseklik 22.238 mil veya 35.786 km.dir.
6.5 Derin uzay yörüngesi :
Derin uzay yörüngeleri jeosenkron yörüngelerin üzerindedir. Bu tür yörüngelerdeki uydular uzayda aynen ay gibi hareket ederler, doğudan doğar, batıdan batarlar, ancak, gece karanlığında gökyüzünde ufkun batısına doğru da kayarlar. Bu yörüngeler genellikle güneşin dış çevresinin gözlemlenmesi gibi amaçlarla bilimsel uydular tarafından kullanılır.
7. ULUSLARARASI ORGANİZASYONLAR :
7.1 ESA ( AVRUPA UZAY AJANSI ) :
ESA, Avrupa’da bulunan iki eski Avrupa Uzay Organizasyonu, ESRO (European Space Research Organization) ile ELDO’nun (European Organization for the Development and Construction of Space Vehicle Launchers) birleşmesiyle 1975 yılında kurulmuş bir organizasyon. Çekirdeğini oluşturan bu iki kuruluşun yükümlülüklerini ve haklarını elinde tutan ESA, temel olarak, uzay bilimleri (gezegenler, uzay boşluğu, Güneş, ısı, enerji, göktaşları, yıldız sistemleri, uzay fiziği, astronomi vb.), yeryüzü gözlemleri (enerji, su, maden ve mineral kaynaklarının araştırılması), telekomünikasyon (uydu haberleşmesi, GPS), uzay taşıyıcıları (uydu fırlatma sistemleri, araştırma uyduları), mikroçekim ve uluslararası uzay istasyonu gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor.
ESA’ya bağlı böyle üç ana kuruluş var:
ESTEC (The European Space Research and Technology Center-Avrupa Uzay Araştırmaları ve Teknoloji Merkezi) Noordwijk, Hollanda
ESOC (The European Space Operations Centre-Avrupa Uzay Operasyonları Merkezi) Darmstadt, Almanya
ESRIN (The European Scientific and Research Institute-Avrupa Uzay Araştırmaları Enstitüsü) Frascati, İtalya.
ESA bu merkezlerde, eğitimli bilim adamlarından oluşan yaklaşık 2000 araştırmacı ve teknisyeni barındırıyor. ESA ayrıca, amaç ve hedeflere yönelik olarak, üye olmayan öteki ülkelerle bilimsel ve teknololojik alanda ortak çalışmalar, teknoloji ve bilgi birikimi aktarımı, eğitim, proje gibi konularda ikili işbirliği anlaşmaları da yapıyor.

Yıldızların Doğduğu Yer

0 yorum | Devamını Oku...

Orion
Hubble Uzay Teleskobu’nun bulanık görüntü özünün, sekiz yıl önce, düzenlenen olağanüstü başarılı bir uzay seferiyle, düzeltilmesiyle birlikte astronomi araştırmaları için yeni bir dönem başlamış oldu. 29 Aralık 1993 tarihinde, göyüzünün en parlak bulutsusu olan Orion Bulutsusu’nu araştırmak üzere yönlendirilen Hubble, bulutsuyla ilgili birçok gizemin ortaya çıkarılmasını sağladı.
OrionYıldızları da bizler gibi doğar, yaşar, yaşlanır ve ölürler. Yıldızları oluşturan ham madde ise, yıldızlararası boşlukta bulunan gaz ve tozdur. Bu gaz ve tozun daha yoğun bulunduğu bölgelere ise bulutsu ismi verilir. Bulutsular, evrendeki temel madde olan hidrojenin dışında, daha ağır elementleri de içerirler. Bu ağır elementler, daha önce yıldızların içinde üretilmişler ve bir süpernova patlaması ya da diğer nedenlerle uzaya savrulmuşlardır. Yani bu olayı, çok büyük bir ölçekte gerçekleşen bir geri kazanım olarak düşünebiliriz.
Yıldızları oluşturan bu yoğun gaz ve toz bulutları, çok düşük sıcaklıklarda olmalarından dolayı, karanlık bulutsu olarak adlandırılılar. Tipik bir karanlık bulutsu, birkaç bin güneş kütleseni içerir ve yaklaşık 30 ışık yılı çapında (1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir) bir hacim kaplar. Bulutsunun içerisindeki madde, yaklaşık %74 hidrojen, %25 helyum, ve %1 daha ağır elementlerden oluşur. Kızılötesi dalgaboyuda yapılan gözlemler, böyle bir bulutsunun sıcaklığının yaklaşık 10 Kelvin (-263°C) olduğunu gösteriyor.
Bulutsunun bu kadar soğuk olması, içerisindeki atomların çok yavaş hareket etmeleri demektir. Eğer, herhangi bir şekilde, bulutsunun içerisindeki bir gaz ve toz yığını, çevresindeki maddeden daha yoğun bir hale gelirse, kütle çekiminin etkisiyle, bu yığınla birlikte, çevresindeki madde de sıkışmaya başlar.
Sıkışmanın etkisiyle giderek yoğunlaşan gaz ve toz bulutunun merkezindeki sıcaklık kritik değere ulaştıktan sonra (10 milyon Kelvin) nükleer füzyon başlar. Bu sırada, hidrojen atomları, helyum atomlarına dönüşürken, büyük miktarlarda enerji serbest kalır. Merkezden kaynaklanan bu enerji içeriden dışarıya doğru bir basınç yaratarak, bulutun daha fazla sıkışmasını engeller. Yeni bir yıldız doğmuştur.
Bu nükleer fırının etrafını saran gaz ve toz bulutu ise açısal hızından dolayı bir disk halini alır. Daha sonra, bu madde, yıldızdan kaynaklanan yoğun ışınımın yarattığı basınçtan dolayı uzaklaşarak yeniden yıldızlararası boşluğa dağılır ve içerisideki parlayan kütle açığa çıkar.
Kışın, kuzey yarımkürede gökyüzünün en parlak ve belki de en romantik takımyıldızı olan Orion, binlerce yıldır gözlemciler için ilgi çekici bir hedef olmuştur. Milattan önce 2000 yıllarında Yunanlılar takımyıldızı oluşturan yıldızları birleştirmiş ve bunun bir avcıya benzediğine karar vermişlerdir. Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan ikincisi olarak göze çarpar. Bulutsu, gaz ve toz karışımı yapısıyla, 56 trilyon kilometre uzunluğunda bir alan boyunca yayılmaktadır ve çerisindeki genç yıldızlar sayesinde parlamaktadır.
Bir yıldızın rengi sıcaklığına bağlıdır. Güneş, sarı renkli ortalama bir yıldız olup, yüzey sıcaklığı sıcaklığı 5.800°C’dir. Avcı’nın sol dizini oluşturan Rigel, mavi-beyaz renkli bir yıldızdır ve yaklaşık 10.000 °C’de parlamaktadır. Rigel gibi büyük kütleli, sıcak yıldızlar yakıtlarını çok hızlı yaktıkları için kısa sürede kendilerini tüketirler.
Büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının son evrelerinde helyumu karbona, karbonu da demire dönüştürürler. Daha sonra bunlar, yaşlı ve şişman Betelgeuse gibi kırmızı dev haline gelirler. Avcının sağ omuzunda yer alan Betelgeuse soğuktur; yüzeyindeki sıcaklık sadece 3000°C’dir. Bir yıldızın içindeki nükleer fırın söndüğü zaman, çekim kuvveti yıldızın çökmesine ve büzülmesine neden olur. Bu hızlı büzülmeden dolayı serbest kalan enerji, büyük bir patlamayla sonuçlanır ve bir "süpernova" olarak ortaya çıkar. Patlama eğer bir gaz ve toz bulutunun yakınında gerçekleşirse, şok dalgaları bu bulutu sıkıştırıp yoğunlaşmasını sağlayabilir ve yıldız oluşum döngüsü böylece sürüp gider.
Hubble’la yapılan ilk gözlemler, Orion’la ilgili gizemin ortaya çıkarılacağı konusunda oldukça ümit vermiştir. Hubble’ın ilk görüntüleri, bilinmeyen bir dizi parlak cisimle doludur. Dağınık bir şekilde yerleşmiş bu düzensiz noktaların, aynı Galileo’nun, teleskobundaki mercekte bulunan hava kabarcıklarını Jüpiter’in uyduları zannetmesi gibi, önceleri teleskobun optik alıcılarındaki bozukluktan kaynaklandığı düşünülmüştür.
Houston Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdüren ve yaklaşık 30 yıldır Orion Bulutsusu üzerinde çalışan Robert O’Dell, bu cisimlerin, genç yıldızların etrafında dolaşan; gaz ve toz karışımı içeren gezegen sistemleri olabileceğine karar vermiştir. Eğer O’Dell haklıysa, evrenin başka bir yerinde yaşam bulunması olasılığı artıyor demektir. Çünkü sadece gezegenler, DNA oluşumu ve çoğalması için gerekli yoğunluğa sahiptir ve bilindiği kadarıyla yaşam için uygun sıcaklıklar sadece gezegenlerde bulunur.
Robert O’Dell, Hubble’la yapılan gözlemlerde hiçbir yanıltıcı cisme rastlanmadığını, Orion’u olduğu gibi gözlemlediklerini ancak beklenmedik bazı bulgularla karşılaştıklarını belirtiyor.
Bulutsunun merkezinin bir bölümüne yapılan ilk sağlıklı gözlem sonucunda 110 yıldız ortaya çıkarıldı ve bir sürprizle karşılaşıldı. Bunların 56’sı ince ve küresel bir bulut katmanıyla çevriliydi. Daha önce belirlenen parlak nesneler bu çatlak görünüşlü cisimlerdi. O’Dell, bunlardan başka, teleskobun keskin gözünün bile farkedemediği, yakın yıldızların az miktarda aydınlattığı birkaç cisim daha gözlemlemeyi başardı.
Bulutlar her ne şekilde açıklanırsa açıklansın, bunların içinde bulunan yıldızlar -ve tüm diğer yıldızlar- Orion’daki gaz moleküllerinden Güneş Sistemi’mizdeki gezegenlere kadar tüm maddelerin asıl kaynağını oluşturur.
Galaksimizin sarmal kolları içinde dağılmış pek çok yıldız toplulukları olmasına rağmen, hiçbiri Orion Bulutsusu kadar "canlı" değildir. Bize uzaklığı yaklaşık 1500 ışık yılı olduğu halde, kışın çıplak gözle bile gökyüzünde kolaylıkla fark edilebilir.
Galileo 1610 yılında teleskobunu Orion takımyıldızına çevirdiğinde bulutsuyu nasıl olduysa farketmedi. Aynı yıl, bir amatör astronom olan Fransız hakim Nicolas-Claude Fabri de Peiresc, Galileo’dan aldığı bir teleskopla bulutsuyu keşfetti. Bir teleskoptan bakıldığında, bulutsu renksizmiş gibi görünür çünkü içerdiği azot ve hidrojen’den dolayı kırmızı renkli olan dış kısımlar parlak olmadığı için gözlerimiz tarafından algılanamaz.
Bulutsu, aslında çoğunlukla hidrojenden oluşmuş olup daha az miktarda olmak üzere helyum, karbon, azot ve oksijen içeren sıcak ve parlayan bir gaz bulutudur. Bu gaz bulutu kendisinden daha geniş ve karanlık bir gaz ve toz bulutunun içinde bulunur. Su ve karbonmonoksit de dahil onlarca sayıda molekülün varlığı, bu gaz ve toz bulutunun yıldızların oluştuğu maddeyle yüklü olduğunu gösteriyor.
Bulutsunun aydınlık kısmının topografyası oldukça düzensizdir. İçerdiği sıcak gazlardan gelen morötesi ışınlar özellikle moleküler bulutun ince olduğu yerlerde bulutsunun genişlemesine yol açmaktadır.
Orion’a baktığımızda aynı bizim Güneş Sistemi’mizin de bir zamanlar içinde yer aldığına benzer bir "yıldız fabrikası" görüyoruz. Orion Bulutsusu’ndaki yıldızların çoğunluğu, 300 000 ile 1 milyon yaşındadır ve genç olanları genellikle kırmızı renkli ve küçük kütlelidir. Bir kıyaslama yapacak olursak, bizim ortayaşlı güneşimiz 4.5 milyar yaşındadır.
Trapezium olarak adlandırılan dört büyük kütleli yıldız bu yıldız fabrikasının çarpan kalbini oluşturuyor. En büyükleri olan Teta 1C Güneş’ten 20 kat daha fazla kütleye sahiptir ve 100 000 kere daha parlaktır. Bu yıldız tek başına bütün bulutsuyu aydınlatabilir. Trapezium’u oluşturan ve bir milyon yaşından daha yaşlı olmadıkları tahmin edilen yıldızlardan kaynaklanan morötesi ışınlar, çevrelerinde bulunan maddenin gökkuşağı renklerinde parlamasına yol açmaktadır.
Trapezium’un dışında, bu yıldız fabrikası, oluşumlarının değişik aşamalarında olan yaklaşık 70 000 yıldız daha içermektedir. Bulutsu, bu haliyle, gökadamızdaki bilinen en yoğun yıldız kümelerinden birisine sahiptir.
1995 baharında, uzay teleskobu yönünü dört defa daha Orion Bulutsusu’na çevirdi ve 15 farklı bölgesinin değişik fotoğraflarını çekti. Uzun çalışmalar sonucunda bu görüntüler birleştirilerek bulutsunun tutarlı bir görüntüsü elde edilebildi.
O’Dell’in söylediğine göre, bulutsu oldukça karmaşık ve şiddet dolu bir yer. Şok dalgaları, Orion bulutsusunun son gizemlerinden birisidir. Astronomlar, şok dalgalarına yeni oluşan yıldızlardan fışkıran gazların sebep olduğuna inanıyorlar. Gaz fışkırmalarının, yıldız oluşturan gaz bulutundaki manyetik alandan kaynaklandığı düşünülüyor. Bulut, kütle çekimi sayesinde sıkıştıkça, manyetik alan da bir miktar sıkışıyor ama belirli bir yere kadar sıkışıyor. Bu sınıra ulaştığında, manyetik enerji dönen kütlenin dışına taşmaya başlıyor ve yolu boyunca gaz parçacıklarının çok yüksek hızlara ulaşmasına sebep oluyor. Manyetik enerjinin dışarı taşması için en uygun yer ise kutuplar. Bu nedenle, bu fışkırmalar yeni doğan yıldızların manyetik kutupların yerlerini gösteriyor olabilir.
Eğer, şok dalgaları, yeni doğmuş yıldızlardaki aktif kuvvetlerin varlığı anlamına geliyorsa, bu yıldızların çevresindeki gaz ve tozdan oluşan diskler gezegenlerin oluşumuna dair en büyük kanıttır. Bu disklerin incelenmesi bize, Güneş Sistemi’mizin nasıl oluştuğu konusunda bilgi verebilir.
Bu gaz ve tozlardan oluşan diskler Immanuel Kant’ın 1755 yılında ortaya attığı hipotezini doğruluyor gibi görülüyor. Hipoteze göre dönen gaz bulutu bir merkezde sıkışır ve yıldız oluşumunu sağlar. Arta kalan maddeler ise dönmeye devam ederek gezegenleri oluşturur.
Yıldızları çevreleyen diskler genellikle küresel değil düzdürler. (Eğer bir bulutsu gezegen oluşturacaksa, dönüyor olmak zorundadır ve döndükçe de bir disk halini alır.) Bu disklerden bazıları dairesel görünürler, çünkü cismin görünüşü bakış açısına göre değişir. Diğerleri ise damla şeklindedir. Bunun nedeni, maddenin, Trapezium yıldızlarından kaynaklanan güçlü yıldız rüzgarları tarafından üflenmesidir.
Bazı diskler Güneş Sistemi’mize oranla çok daha büyüktür. Bir tanesinin çapı Güneş Sistemi’ninkinin yaklaşık 7.5 katıdır. Merkezinde ise bizim güneşimizin üçte biri kütleye sahip kırmızı ve sönük bir yıldız vardır.
Çevrelerinde disklere sahip olan yıldızların pek çoğu muhtemelen kendi gezegenlerini oluşturacaklar. Henüz, yıldızlar çok genç oldukları için, yıldızlardan herhangi birinin çevresinde gezegen sistemine rastlanmadı. Ancak, benzer çalışmalar gökadamızda pek çok yerde gezegenlerin olma ihitimalini kuvvetlendiriyor. Şimdiye kadar, binlerce yıldızın aynı anda ve çok büyük kümeler içinde doğdukları düşünülüyordu. Fakat Arizonadaki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi’ndeki astronomlar yeni kızılötesi teleskoplarını Orion Bulutsusu’ndaki bir bölgeye çevirdiklerinde sadece 10-15 yıldızın bulunduğu kümelerde de yıldızların oluşabildiğini gözlemlediler. Bizim gökadamız Samanyolu’nda birçok yıldız bu şekilde oluşuyor olabilir. Gözlenen yıldızların hemen hemen hepsi gaz ve tozdan oluşan bir diske sahiptir ve herbiri bizim Güneş Sistemi’mize benzer bir sistem olabilirler.
BÖLÜM – I
Yıldızların Oluşumu
Bir yıldızın oluşumu iki şeye ihtiyaç vardır. Bunlar; Madde ve Maddeyi yüksek yoğunluklara ulaşana kadar sıkıştıracak bir mekanizma. Madde uzayda olçukça fazladır. Bu maddeler hemen hemen tümüyle çok küçük miktarlarda diğer elementler ve küçük toz parçacıkları ve uzaysal çöplükler ile karışmış durumda bulunan hidrojen gazından oluşmaktadır. Bazı bölgelerde gaz düzgün bir biçimde dağılmış durumda iken diğer bazı bölgelerde de yoğunlaşmalar görülür. Maddenin toplandığı yerlerde kütle çekimi daha kuvvetlidir. Bu nedenle de gaz kendi kendini daha da sıkıştırarak yüksek yoğunluklara çıkara bilir. Sonuçta tek başına Kütle Çekimi, Gaz’ı yüksek yoğunluklara ulaşana kadar sıkıştıracak bir mekanizma olabilir.
Yoğun, yeni doğmuş bir yıldızın çekirdeğinin çapı bir ışık yılının yarısında daha küçüktür. (2R » 4,05 trilyon kilometre) Ama bu boyut olgunlaşmış bir yıldızın boyutlarından milyonlarca kat daha büyüktür. Kütle Çekimi ile birleşen bir çok fiziksel kuvvet, bu ilkel yıldız çekirdeğinin yapısını ve karakterini belirler. Sonuçta gaz bulutu kendi çevresinde dönmekte olup manyetik kuvvetler tarafından da gittikçe sıkıştırılır. Bulutun içinde büzülme ve çökmeye karşı koyan ısı ve basınç vardır. İçeriye doğru etki eden Kütle Çekim kuvveti yeterince büyük olduğunda bulut büzülmeye ve kendi merkezine doğru çökmeye devam eder. Bu olay sürerken açığa çıkan nükleer enerji nedeniylede ısı üretimi meydana gelmektedir. Açığa çıkan ısı kızılötesi ışınım biçimine dönüşür. Büzülen gaz bulutunun yoğunluğu ve sıcaklığı artar.Dönen bir bulutta merkez etrafında Güneş sistemi boyutlarında bir gaz ve toz diski oluşabilir.Sonuçta kaçınılmaz olarak merkezde sıcaklık 10.000.000 °C (10 milyon derece santigrad)’ı bulur. Bu sıcaklıkta merkezde nükleer tepkimeler başlar ve bulut bir yıldıza dönüşür. Bu evre Protostar evresi olarak adlandırılır.
Oluşabilecek en küçük yıldız Güneşin kütlesinin onda biri kadar olabilir en büyüğü ise 100 katı olabilir. Onda birinden daha küçük kütleler hiçbir zaman sıcaklığını nükleer tepkime olabilecek sıcaklığa gelene dek yükseltemezler. 100 katından daha büyük olanlarda ise kendi ışınımlarının dışarıya doğru etkiyen basıncı ile dağılırlar. Şimdiye kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuç ise bir yıldızın doğumu için gereken süre yıldızı kütlesi ile değişir. Bir takım hesaplamalar ve ortaya konuşan teorilere göre Güneş’in doğumu yaklaşık olarak 10 milyon yıl gerektirmiştir. Güneş kütlesinin onda birine sahip kütleli yıldızların doğum süreleri 100 milyon yıl, Yüz katına sahip bir yıldız içinde 10 bin yıla gerek vardır.
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG][IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]
BÖLÜM – II
Yıldızların Yaşamı
Çağdaş astronomlar hiçbir şeyin gerçek anlamda kalıcı olmadığını, muhakkak her objenin bir yaşamı ve ölümü olduğu gerçeğini keşfetmişlerdir. On dokuzuncu yüzyılda yakın yıldızların uzaklıkları ilk kez doğrudan ölçüldüğünde, astronomlar bazı yıldızların, aynı uzaklıktaki diğer yıldızlardan daha parlak göründüklerini ve dolayısı ile bütün yıldızların aynı karakteristik ve kimyasal özellikleri taşımadıklarını keşfetmişlerdir.
En önemli buluş ise 1911 yılında Danimarkalı astronom Ejnar HERTZSPRUNG ve 1913 yıllında Amerikalı astronom Henry Noris RUSSEL, birbirlerinden habersiz yapılan iki araştırma sonucunda çok basit ama halen geçerliliğini koruyan çok önemli bir gerçeği keşfettiler. HERTZSPRUNG ve RUSSEL yakın yıldızları, renkleri bir eksende, ışıma güçleri diğer eksende olmak üzere bir diyagrama yerleştirdiklerinde yıldızların çoğunun diyagonal bir bantta yer aldıklarını gördüler Bunun anlamı; yıldızların renkleri ile ışıma güçleri arasında bir ilişkinin söz konusu olmasıdır. Bu diyagrama göre ışıma güçleri daha fazla olan yıldızların renklerinin mavi daha az olanlarının da kırmızı renkte olmasıydı. Böylece yakın yıldızların bu diyagram üzerinde kırmızıdan maviye doğru değişen renklerde diyagonal bir bant boyunca dizildikleri gerçeği yadsınamazdır. Eğer böyle bir durum söz konusu olmasaydı yani eğer belli bir renkteki yıldızların ışıma güçleri birbirinden çok farklı olabilseydi, o zaman HERTZSPRUNG – RUSSEL diyagramına yerleştirilen yıldızların, diyagramın her yerine dağılmış olmaları gerekirdi. Yıldızların çoğunluğunun üzerinde yer aldığı bu diyagonal banda ANA KOL adı verilmiştir. Ana kolun alt kısmında yer alan yıldızlar kırmızı renkli sönük, üst tarafında yer alan yıldızlar ise mavi renkli ve çok parlaktır.
Bir yıldızın ana koldaki yerini belirleyen en önemli özelliği kütlesidir. Büyük kütleli yıldızlar daha mavimsi ve yüksek ışıma gücüne sahip, küçük kütleli yıldızlar ise daha kırmızımsı ve sönüktürler.
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.jpg[/IMG]
Bir yıldızın tayfından o yıldızın tayf ve ışınım sınıfı belirlenebilmektedir.Yıldızların görünür parlaklıklarını elde edildikten sonra (görünür akısı) bu durumda yıldızların uzaklıklarını kestirebiliriz.Bu uzaklık belirleme yöntemine tayfsal paralaks yöntemi denir.Tayfsal Paralaks’a Örnek
Görünür parlaklığı aşağıdaki değer olan bir G2 Ia yıldızını (süperdev) gözleyelimmv = 10 (görünür parlaklık)Mutlak parlaklığı (H-R diyagramından) Mv = -5 elde edilir.Yıldız bizden ne kadar uzaktadır?fakat mv - Mv = -5 + log10(d)
=> log10(d) = 20/5 = 4
=> d = 10,000 pc
[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image006.gif[/IMG]
Tayfsal Sınıflama = Sıcaklık Sıralaması Yıldızların Tayfsal Sınıflaması
Tür Sıcaklık (K) Özellikler Örnek O 28000-60000 He II, Si IV, O III Orionis B 10000-28000 He I, Si II, H I Rigel, Spica A 7500-10000 H I, Fe II, Mg II Sirius, Vega F 6000-7500 Nötr metaller, Fe I, zayıf H I ve Ca II Canopus, Polarius G 5000-6000 Ca II, Nötr metaller Güneş, Capella K 3500-5000 Nötr metaller, Moleküler Bandlar, TiO Arcturus, Aldebaran M <3500 Moleküler Bandlar, TiO, VO, Nötr Metaller Betelgeuse, Antares
BÖLÜM – III
Yıldızların Evrimi
Anakol Evrimi
Yıldızların merkezinde füzyon meydana gelir. H, He ‘a dönüştürülür. 4 parçacık 1 parçacığa dönüştüğünden buradaki basınç düşer. Çekirdek büzülerek sıcaklığını artırır. Bu dış katmanların ısıtılmasına neden olarak bu katmanların dışarıya doğru genişlemesine neden olur. Anakolda bulunmasına rağmen yıldızlar evrimleşir.
Devler ve Süperdevler
H söndüğünde çekirdek büzülecektir. Sıcaklığın artmasına rağmen He elementini yakamaz, çünkü ısının 100,000,000 K olması gereklidir. Fakat yüksek sıcaklık çekirdeği saran kabukta H’nin yanmasını başlatacaktır. Artan basınç nedeniyle yıldızı saran zarf dışarıya doğru genişleyecektir. Bunun neticesinde bir dev veya bir süperdev yıldız haline gelecektir.
Dev ve Süperdev Yıldızlar
Genişleyen yıldızlardır: yarıçapları çok büyüktür, büyük ışınım gücüne sahiptir. Değişkenlik , Kütle kaybı, Çekirdekte çok yüksek sıcaklık
Yıldız Evriminin Zaman Tablosu
Kütle (Mgüneş) Oluşum (yıl) Anakol (yıl) Dev Evresi (yıl) 1 1×108 9×109 109 5 5×106 6×107 107 10 6×105 1×107 106
O-B Yıldız Öbekleri
Yüksek metal bolluğuna sahiptir.Yıldızlararası gaz ve toz bulunabilir. Galaksimizin spiral kollarında bulunurlar. Genç yıldızlardan oluşur. Her kümede ~100 ile 1000 arası yıldız bulunur.~100 - 200 pc çapında, Düzensiz biçime sahiptir. Yıldız yoğunluğu ~ 0.01 yıldız/pc3 kadardır. Galaksimizde ~80 tane var.
Örnek: Orion O-B Öbeği

Uydu

0 yorum | Devamını Oku...

UYDU
1- Kütlesi kendi kütlesinden büyük bir gökcisminin özellikle bir gezegenin çekiminde bulunan Peyk.
2- Haberleşme, askeri, meteoroloji vb alanlarda veya araştırma için kullanılmak üzere insan eliyle yapılan ve bir füze veya uzay taşıma sistemi yardımıyla bir gök cisminin, özellikle de Yer’in yörüngesine yerleştirilen araç. Yapay uydu.
3- Bir başkasının güdümü altında, ona bağımlı olarak yaşayan kişi. * Siyasi, ekonomik, askeri vb. yönden kendinden güçlü bir başka devlete bağımlı olan devlet.
Doğal uyduların, gezegenler çevresinde izledikleri yol genellikle gezegenlerin Güneş çevresindeki dolanımlarıyla aynı yöndedir. Doğal uyduların sayısı 33’tür. En çok uydulu Jüpiter’in 13, ondan sonra gelen Satürn’ün 10 uydusu bulunmasına karşılık Merkür, Venüs ve Plüton’un hiç uydusu yoktur. Bazı uydular, Ay gibi tam küre biçimdeyken, Merih’in uyduları Phobos ve Deimos ile Jüpiter’in 9 uydusu, biçimsiz küçük gezegenlerden oluşmuştur. Güneş Sisteminin de 5 uydu Ay’dan büyüktür. Bunlardan Jüpiter’in uydusu Ganimed’in 5100 km’lik çapı, Merkür’ünkinden (4900 km) daha büyüktür.
nPatol Uydu adenopati, komşu bir bölgedeki lezyona eşlik eden ve onun evrimini izleyen adenopati (örneğin frengi şankrı adenopatisi).
nVirol Uydu virüs başka bir virüse eşlik eden ve olmadığı zaman çoğalamayan virüs.
nDoğal uyduların gezegenler çevresindeki dolanımı, genellikle gezegenlerin Güneş çevresindeki dolanımlarıyla aynı yöndedir. Yalnız Satürn’ün uydusu Phoebe ile Neptün’ün uydularından biri olan Triton ve Uranüs’ün dört temel uydusu için durum bunun tersidir.
Bu amaçla incelenen bütün uyduların gezegenler çevresindeki dolanımı, genellikle gezegenlerin Güneş çevresindeki dolanımlarıyla aynı yöndedir. Yalnız Satürn’ün uydusu Phoebe ile Neptün’ün uydularından biri olan Triton ve Uranüs’ün dört temel uydusu için durum bunun tersidir.
Bu amaçla incelenen bütün uyduların kendi çevrelerindeki dolanım süresi merkez gezegenin çevresindeki dolanım süresi merkez gezegenin çevresindeki dolanım süresine eşittir. Bu nedenle, uyduların hep aynı yüzleri her zaman bu gezegene dönüktür (Ay’ın Yer’e yalnız bir yüzünün dönük olduğu gibi). Ana gezegenlerin kimi uydularının, çoğu zamanda en uzakta olanlarının, çevresinde dolandıkları gezegen tarafından çekilen küçük gezegenler olduğu düşünülebilir. Bunların dışındaki uyduların Güneş’in çevresindeki gezegenlerin oluşumuna benzer bir sürece göre oluştuğu sonucuna varılabilir.
UYDU
Gökbilim bir gezegenin çekiminde bulunarak onun çevresinde dolanan gökcismi, değişik amaçlarda Yer’den fırlatılan ve genellikle kapalı bir yörünge çizerek Yer’in ya da doğal bir uydunun çevresinde dolanan aygıt (yapay uydu). Doğal uydulardan olan gezegenler, herhangi bir yıldızın uydusu durumundadırlar. Bazen gezegenlerinde uyduları vardır (sözgelimi Ay, Dünyanın uydusudur). Büyük teknolojik atılımların gerçekleştirildiği 20.yy’ın ikinci yarısından sonra insanoğlu önce insansız olarak atmosfer dışına çıkan uzay araçları gerçekleştirdi. Sonra da insanlı ilk uçuşlar yaptı. Uzayın fethini amaçlayan ub uçuşlarının ardından, insanoğlunu değişik amaçlarla taşıyan yapay uyduları dünya yörüngesinde oturtmaya başladı. Günümüzde yapay uydu yapmak ve dünya yörüngesine oturtmak bir çok ulusun temel amaçlarından biri haline geldi. Nitekim bugün dünya çevresinde dolanan yapay uyduların sayısı her geçen gün artmaktadır. Her yıl yaklaşık 125-150 yapay uydu dünya çevresindeki yörüngeye yerleştirilmektedir. Bu uyduların büyük bölümü SSCB yapısı belirli bir bölümü de ABD yapısıdır. Ayrıca her geçen gün sayıları giderek artan birçok ülkede kendisini uydu kullanan ülke olarak tanımlanmaktadırlar.
Uydular kullanım amaçlarına göre dünyanın çevresinde değişik yörüngelere yerleştirilir. Uyduların büyük bölümü atmosfer ya da yeryüzüyle ilgili barışçıl amaçlarla olduğu gibi, keşif ya da acasusluk amacıyla da kullanılır. Uyduların önemli bir bölümü de yeryüzünün üstündeki belirli değişmez nokatalardan hareket eden haberleşme uydularıdır. Çok az sayıda uydu da bilimsel amaçlarla kullanılır; bunların bir bölümünden gökbilim araştırmalarında yararlanılır.
İlke olarak, dünyanın çevresinde bir uydunun hareketinde, gezegenlerin güneşinm ya da ayın dünyanın çevresindeki hareketlerinde egemen olan yasaların aynısı geçerlidir. Öteki özellikler yanında, bu gerçek bir uydunun yörünge düzlemini dünyanın merekzinden geçtiği ve dünyanın, uydunun çizdiği elips biçimli yörüngenin odak noktalarından birinde bulunduğu anlamına gelir. Bir uydunun hızı, merkezkaç kuvvetlerle merkezcil kuvvetler arasında bir denge durumu sağlayabilecek büyüklükte olmalıdır. Dünya yüzeyinin hemen üzerinde, bu yörünge hızının 7.9 km/sn olması gerekirdi. Atmosfer dirence nedeniyle, böyle bir hızın elde edilmesi olanaksız olduğundan, bir uydu her zaman yeryüzünden birkaç yüz kilometre yükseklikteki bir yörüngeye yerleştirilir.
Yeryüzünden 500 km yüksekliktki atmosfer direnci çok düşük olduğundan bu direncin etkileri ancak yıllar sonra ortaya çıkar. Bir uydunun çizdiği yörüngede dünyadan en uzak olduğu noktaya apoje en yakın olduğu noktaya da perije denir. yörünge düzleminin ekvator düzlemiyle yaptığı açı, uydunun hangi coğrafi enlemler üzerinde yörüngesini çizeceğini belirler. Bu açı ne kadar büyürse, ulaşılan enlemin derecesi de o kadar artar. Açı 900olduğunda, yörünge düzlemi kutuplardan geçer ve ilke olarak uydu dünya yüzeyindeki her noktanın üzerinden geçebilir. Uydunun dünyaya uzaklığı ne kadar büyükse, yörünge hızı o kadar düşük ve yörüngede dönme süresi de o kadar uzun olur. yaklaşık 36.000 km’lik bir yükseklikte yörüngede dönme süresi 24 saattir. Bu durumda, yörünge düzlemi ekvatoral düzlemle de çakıştığından, uydu dünyaya göre hareketsiz gibi görünür; böyle senkron bir uydu dünyayla birlikte dünyanın ekseni çevresinde döner. Bu tür bir yörünge, haberleşme ve meteoroloji uyduları için elverişli bir yörüngedir. Bu gibi uyduların dünyanın hemen yarısını inceleyebilmelerinin yanı sıra bir istasyonuyla da sürekli bağlantı durumunda kalabilmekte bu elverişliği yaratır.
Bir uzay gemisinin dünyanın çevresinde yörüngeye oturtulması düşüncesi 20.yy’ın başlarına kadar uzanır. 1930’larda uydu fırlatıcı sistemleri geliştirildiği, bu gibi uyduların fırlatılmasının ileri bir tarihte gerçekleştirilebileceği düşünülüyordu. Savaş sırasında bu düşünce bir kenara bırakıldıysa da daha sonraları yeniden gündeme geldi. 1950’lerin başlarında stratejik füzeler hızla geliştirilirken uydularla ilgili uygulamqalar hem ABD hem de SSC’nin dikkatini çekti.
ABD’de bu gelişme özellikle Uluslararası Jeofizik Yılları boyunca geçerliydi. 1957-1959 arasını kapsayan bu dönemde, jeofiziğin bütün alanlarında çeşitli gözleme tekniklerinin kullanıldığı geniş boyutlu bir araştırma tasarısı uygulamaya konulmuştu. Bu dönem, güneşin en fazla etkinlik gösterdiği ve atmosferde güneşin etkisinin en yoğun olduğu dönemle çalışacak biçimde, bilinçli olarak seçilmişti.
Bununla birlikte, 4 Ekim 1957’de SSCB’nin sputniki yörüngeye oturtarak dünya çevresine bir uydu yerleştirebilecek güçte olduğunu ortaya koyması büyük bir Sputniki 1’i içinde canlı bir varlığı Laika adlı köpeği taşıyan Sputnik 2 izledi; ancak bu uydu dünyaya dönemedi. Bunun üzerine ABD’de bir uydu fırlatmayı amaçlayan ivedi bir programı yürürlüğe koyduysa da ilk girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Bundan sonra 31 Ocak 1958’de Explorer 1 dünya çevresinde yörüngeye koyuldu. Böylece ABD içinde Uzay Çağı başlamış oldu. Başlangıçta uydular yalnız bilimsel araştırma, özellikle dünyanın binlerce km uzağında bölgenin araştırılması için kullanılıyordu; ancak bu uyduları çok geçmeden ilk haberleşme ve metyeoroloji uydularıyla casusluk amacıyla kullanılan uydular izledi. Fırlatılan uyduların sayısı da hızla arttı. 1960-1964 arasında fırlatılan uyduların sayısı 20’den 100’e çıktı. 1968’den bu yana, her yıl fırlatılan uydu sayısı yönünden SSCB, ABD’den üstün durumdadır.
1962’den başlayarak ABD ve SSCB dışındaki ülkeler daha da dar kapsamda da olsa, uydu yapımına giriştiler. Uyduların fırlatılması için genellikle ABD ya da SSCB kuruluşlarından yararlanılıyordu. Bu ülkeler içinde yalnızca Çin ve Japonya kendi hareketleriyle uydu fırlatabilecek durumundadırlar. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) uydularını fırlatabilmek için çok kısa bir süre öncesine kadar ABD’nin yardımına gereksinme duyuyordu. Bununla birlikte 1982’den bu yana ESA, Avrupa’da geliştirilmiş olan ariane roketini kullanabilmektedir.
Uydular değişik açılardan sınıflandırılabilir; örneğin bu sınıflandırma, uydunun dünya çevresinde döndüğü yörüngenin tümüne bağlı olan uygulamaya göre yapılabilir. Böyle haberleşme uyduları, yer araştırma uyduları ve bilimsel araştırma uyduları birbirlerinden ayırt edilir. Ancak bu uygulamalar bir ölçüde iç içe geçmiş olabilir. Haberleşme uyduları haberleri, çoğu kez büyük uzaklıklara iletmek için kullanılırlar. Senkron uyduları kullanan ülkelerin sayısı giderek artmakta ve anakaralararası telefon görüşmelerinin hemen hemen %95’i bu uydular aracılığıyla gerçekleştirilir. Hem ABD ve SSCB’nin hem ülkelerin Nato ve Varşova Paktı’nda bağlaşıklarının, askeri haberleşme uydularından oluşan bir ağı vardır. ancak bu uydular değişik yörüngelerde hareket eder.
Meteoroloji uyduları, bulutların fotoğrafını çekmek ve dünya yüzeyiyle atmosferin ısı ışınımı değişik dalga boyu bölgelerinde ölçmek için kullanılır. Böylece, meteoroloji uzmanları, hava durumuyla ilgili değerlendirmeler açısından önem taşıyan gelişmeleri, hem küçük hem de büyük bölgelerde sürekli olarak izleyebilirler. Meteoroloji uydularının pek çoğunun dünyanın çevresinde senkron yörüngenlerde hareket etmesine karşın, kutup bölgeleri için kuutuplar üzerindeki yörüngelerden geçen uydular kullanılır.
Meteoroloji uyduları olan ülkeler ABD, SSCB, Japonya ve Avrupa Uzay Ajansı’na bağlı ülkelerdir. Yeryüzü araştırma uyduları ya da gözetleme uyduları, birtakım ölçümler yaptıkları gibi, dalga boyu değişik bölgelerde yer yüzeyinin fotoğraflarını da çekerler. Böylece elde edilen bilgiler tarımda, bahçıvanlıkta, çevre korunmasında ve doğal kaynakların bulunmasında kullanılır. Yeryüzü doğal kaynak gözlem uydularının en ünlüleri, geçmiş yıllarda, dünyanın neredeyse her köşesinin fotoğrafını 900 km yükseklikteki bir yörüngeden çekmiş olan ABD landsats uydularıdır. Bu fotoğraflarda askeri yönden önem taşıyan cisimlerinde gözle görülebileceği anlamına gelir. Bu nedenle bu, fotoğrafların sivil ve askeri amaçlarla kullanımı iç içedir. Bununla birlikte, gerçek casusluk uydularında, gözlemler yeryüzüne radyografik olarak iletilmez olarak iletilmez ya bir kapsül içindeki çekilmiş film ya da uydunun bütünü dünyaya gönderilir. Bu teknik hem ABD ve SSCB’de kullanılır. Bu fotoğraflarda bir kaç metre büyüklüğündeki cisimlerin ayrıntıları gözle görülebilir.
Çin uydularının pek çoğunun da casusluk amacıyla fırlatılmış olduğu sanılır. Bilimsel araştırmalarda kullanılmak için fırlatılan uydu sayısı çok azdır. Bu atmosferin dış tabakaları, magnetosfer ya da yıldızlar ve gezegenler arasındaki boşluk incelendiğinde, uydu çoğu kez dünyanın çevresinde elips biçimli bir yörüngede hareket eder. Bu gibi durumlarda yapılan araştırma jeofizik uzay araştırması adını alır.
Bununla birlikte gökcisimlerinin gözlemlendiği gökbilimle ilgili uzay araştırmasında durum değişiktir. Uydular dünya atmosferinin dışına yerleştirildiklerinden, değişik dalga boylarındaki ışınımı gözleyebilirler ve optik gözlemler atmosfer olaylarından etkilenmez. Özellikle ABD, SSCB ve Avrupa Uzay Ajansı, bilim uyduları alanında oldukça büyük deneyim kazanmışlardır.
Bir uydunun fırlatılması sırasında roketin arka bölümü, ön bölümü ve öteki bölümleri de dünyanın çevresinde bir yörüngeye yerleşirler. 1981 sonunda hemen hemen 5000 uydu ve bazı parçalar dünyanın çevresinde yörüngede bulunuyordu. Bundan daha fazla sayıda cisimse çoktan dünyaya düştü ve çoğu, atmosferde tümüyle yanarak yok oldu. Düzinelerce parçanın dünyaya düştüğü bilinmekle birlikte, artık döküntülerin büyük bir bölümünün geri dönmemesi nedeniyle, uzayın giderek daha da “kalabalık” duruma geldiği gözlemlenmektedir. Bazı uzmanlara göre, uzaydaki cisimlerin sayısının artmayı sürdürmesi durumunda 2.000 yıllarında çarpışma olasılığı kesinlikle gündeme gelecektir. Ancak ABD ya da SSCB mekiği kullanılmaya başlandığında, bu döküntülerin oranı oldukça azaltılmış olacaktır.
Uzay mekiği aracılığıyla, uydular yeniden ele geçirilebilecek ve böylece uzayda hiçbir cisim kalmayacaktır. Sık sık uydu fırlatılmasının yol açtığı başaka bir sorun da ekvator üzerindeki uyduların uzay diliminin hızla dolmakta olmasıdır. Bu durum, 36.000 km yükseklikteki şeridin bütünü için geçerli olmaktan çok, ileri düzeyde gelişmiş teknolojileri bulunan ülkelerin yeğledikleri belirli bölgeler için geçerlidir. Bu bölgelerden biri, 950 ve 1360 Batı boylamları arasında yer almakta ve burada son dönemlerde tüm Amerika Anakarası’nda iletişimde kullanılan birçok uydu bulunmaktadır. Uyduların yoğun bvir biçimde yer aldığı başka bir alanda Atlas Okyanusu üzerindeki Avrupa ile Amerika arasında uziletişim sağlayan uyduların bulunduğu bölgelerdir.
Bu uydular birbirlerine göre çok yavaş hareket ettiklerinden, karşılıklı engel oluşturmaları söz konusu değildir. ancak uyduların yayınladıkları radyo sinyallerinin birbirine karışmaya başlaması tehlikesi vardır. Bu sorunun ortadan kaldırılması için iki çözüm önerilmektedir.
1- Radyo dalga boyları yönünden daha yüksek frekanslar, yani daha kısa dalga boyları kullanılabilir. Ancak bu dalgalar, alıcı uçta yağmurun etkisine daha duyarlıdır.
2- Uyduyu daha iyi hedeflenmiş sinyaller veren antenlerle donatarak alıcı bölgeyi küçültmeyi içerir.
Geçtiğimiz yıllarda yapılan yapay uydular pek çok araştırma ve uygulama alanında yararlı oldular. Birçok sanayileşmiş bölge, artık uyduları ve bu uydularla ilgili araçları geliştirebilmek için gerekli teknolojik düzeye ulaşmıştır. İlerlemeler, köklü değişiklikler yerine eldeki araçların daha duyarlı kılınmasını kapsayacaktır. Gelecekte uyduların uziletişim ve jeolojik araştırma gibi uygulamada amaçlara dönük önemlerinin artması ve bilimsel araştırmanın öneminin azalması beklenmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler kendileri için uzun süre yeterli olabilecek yüksek nitelikli uziletişim aygıtlarını hemen elde edeceklerdir.
Çözülemeyecek sorunlardan biri, ülkenin uzayın kendi toprakları üzerindeki hak öne sürmeleridir. Bu sorun, özellikle senkron uyduların birçoğunun üzerinde yer aldığı ekvator ülkeleri için çok ciddi boyutlara ulaşacaktır. İlke olarak, ilgili ülkenin izninin alınması ve tüm bunların uçuş yasasına uygun olması gereklidir.
Uzay hukukuna göre, bir ülke kendi toprakları üzerindeki uzay dilimi üzerinde bir hak ileri süremez. Burada sorun kozmik uzay için bir alt sınırın ve hava boşluğu içinde bir üst sınırın belirlenmiş olmasıdır. Günümüze kadar özellikle siyasal nedenlerden dolayı, sınırlandırma sorunu çözümlenememiştir.
Bunun sonucunda bir ülke, ister dost, ister düşman olsun, başka bir ülkenin kendi toprakları üzerinde, uzaydan gözlemler yapmasını ya da radyo ve televizyon yayını da bulunmasını önleyememektedir.

Güneş Sistemi

0 yorum | Devamını Oku...

Bundan 4.5 milyar yıl önce…
Samanyolu’nun ücra bir köşesinde, Avcı kolu üzerinde, ölmüş yıldızların artıklarıyla "zenginleşmiş" bir gaz ve toz bulutu yavaş yavaş çöküyor. Büyük bir topak ve onun çevresinde dönen bir disk oluşuyor. Merkezdeki topak, Muazzam ağırlık ve basınç altında ısınıyor ve hidrojen atomları birleşerek helyuma dönüşmeye başlıyor. Çevredeki diskte bulunan toz zerrecikleri, birbiriyle çarpışarak daha küçük topakçıklar oluşturuyorlar. Milyonlarca yıl sonra merkezde oluşan yıldız, rüzgarıyla arta kalan tozları süpürüyor. Ortaya çıkan, G2 tayf sınıfından, 350 000 Dünya kütlesinde sarı bir yıldız. Orta büyüklükte sayılsa da, Evren’deki kardeşlerinin yüzde 95′inden daha büyük. Çevresindeyse, güçlü kütle çekimiyle yönettiği gezegenler. İşte Evren’de yaşam türlerine ev sahipliği yaptığı bilinen tek sistem, Güneş Sistemimiz…
Güneş oluşma sürecindeyken, çevresinde dönen gaz ve toz diskinin, merkezdeki topağa yakın iç bölgeleri çok yüksek sıcaklıklarda bulunuyordu. Bu nedenle, iç kesimlerde ortaya çıkan gezegenler, ölmüş yıldızların enkazı olan silisyum, demir, vb. gibi, bir yıldızda pişirilmiş ağır elementlerden oluştular. Merkezde demir bir çekirdek. Onu çevreleyen, erimiş kayalardan kalın bir "manto". Ve onun da üzerinde, büyük oranda silisyum içeren, soğumuş, katılaşmış bir kabuk. Bu, iç gezegenlerin oluşumu için genel bir model. Güçlü teleskopların pek çok yerde saptadığı gaz ve toz diskleri, gezegen oluşum modelini doğruluyor.
Karasal gezegenler, oluşum halindeki Güneş’in çevresinde dönen gaz ve toz bulutunun dış kısımlarında ortaya çıktılar. Diskin, merkezdeki topaktan uzak bu dış bölgeleri oldukça soğuktu. Dolayısıyla, toz zerreciklerinin yani sıra buz ve kar parçalarını da içlerine aldılar. Sonunda öylesine büyüdüler ki, çevredeki hidrojen ve helyumu da çekip çok kalın atmosfere sahip oldular. Atmosferlerinde, bu iki gazın yani sıra, metan, etan gibi gazlarla, su buharı da bulunur. Yüksek dönme hızları nedeniyle, Güneş Sistemi’nin oluşum artıkları olan kuyruklu yıldız, asteroid gibi gökcisimlerini kendi üstlerine çekerek, iç gezegenleri felaketli çarpışmalardan korurlar. Sahip oldukları dev uydulardan bazılarında donmuş, yada sıvı halda su bulunuyor.
Karasal gezegenler:
Merkür
Venüs
Dünya
Mars
Dev (Gaz) Gezegenler:
Jüpiter
Satürn
Uranüs
Neptün
Plüton

Genişleyen Evren

0 yorum | Devamını Oku...

Genişleyen Evren
1912 yılında, Vesto. M. Slipher, sarmal bir bulutsu (şimdi gökada olarak adlandırılmaktadır) olarak adlandırılan gökcisimlerinin ilk tayflarını elde etti. Bu iş, o zamanlar küçük teleskoplar ve iyi olmayan emülsiyonlar ile yapıldığından, yorucu bir işlevdi. Slipher spektrel çizgilerin kırmızıya doğru kaydığını ve cisimlerin bizden uzaklaştığını gözleyerek, bu uzaklaşmanın Gökadamızda bilinen herhangi bir yıldızdan çok daha hızlı bir şekilde olduğu sonucunu çıkardı.
Büyük uzaklaşma hızları, pek çok Astronomun çözmeye çalıştığı bir bulmaca haline gelmiştir. Sonunda Edwin Hubble, 1925 yılında, "Nebulaların (bulutsuların)" yüzmilyonlarca yıldız içeren gökadalar olduğunu anladıktan sonra, 1929 yılında tüm gökadaların bizden uzaklaşmadığını, aynı zamanda bu uzaklaşma hızlarının uzaklıkları ile de orantılı olduğunun farkına vardı
Son 70 yıl içerisinde, büyük patlama fiziksel bir gerçek olmaya başladı. En uzak gökadalar hemen hemen ışığın hızına yakın kırmızıya kaymalara sahiptirler. Birbirlerinden bağımsız olarak yapılan gözlemler, şüphenin ötesine giderek genç evrenin küçük, son derece yoğun ve çok sıcak olduğunu kanıtlamaktadır.
Evrenin genişlemesi, onun yaşını belirleme konusunda bize basit bir araç sağlamaktadır. Çok erken zamanlarda, tüm gökadalar (veya oluştukları madde ve enerji) tek bir yerde sıkışmıştı. Genişleme başladığı zaman bazı bölgeler yavaş bir şekilde uzağa taşındılar ve bugünkü komşularımızı oluşturdular. Diğer bölgeler, yüksek hızlar ile taşınarak, ufuk sınırlarımız içerisinde yer aldılar. Bu yapıların hepsi de, aynı seyahat zamanına bir başka ifade ile evrenin yaşına sahip oldular. Bu durumda, teknik olarak pekte kolay olmayan yöntemlerle bir gökadaya veya pek çok gökadaya olan uzaklık belirlenebilir. Belirlenen bu uzaklık, uzaklaşma hızına bölünürse, elde edilen sonuç evrenin genişleme yaşını verir.
Ölçülen kırmızıya kaymalar, uzaklaşma hızları ve en iyi uzaklık tespitleri, bize 14 (± 2) Gigayıl (1 Gigayıl = 1 milyar yıl) bir genişleme yaşı veriyor. Bu zamanın uzun olduğu görülebilir. Yaşamın 3 Gigayıl önce başladığı Dünya üzerindeki en yaşlı kayaların hemen hemen 4 Gigayıl bir yaşa sahip olduğu ve Gökadamızdaki en yaşlı yıldızların 12 Gigayıl önce oluştuğu gözönüne alındığında, evrenin genç olduğu anlaşılır.
Ters olan şey, evrenin yapıları oluşturmasıdır. Tesadüfen diğerlerinden çok daha fazla madde içeren bölgeler oluştu. Bu yoğun bölgelerde, çekim genişlemeyi bölgesel olarak yavaşlattı ve hatta genişlemeyi büzülmeye doğru yöneltti. Hidrojen ve helyumdan ibaret dev, büzülen bulutlar oluştu ve bunlar daha küçük büzülen bulutlar içerisine parçalandı. Bu parçalar daha sonraları bugün gördüğümüz gökadalara doğru evrimleştiler. Gökadalar büzülmeleri süresince döndüler ve dönmeleri, bunları daha fazla miktarda çökmelerine engel oluşturdu.
Bununla beraber, binlerce güneş kütlelerine sahip tek tek bulut etkileşmeleri büzülmeye devam edebildi ve yıldızları oluşturabildi. Yıldızların oluşumu, gökadalarda devam etmekte olan bir süreçtir. Bu süreçte, gaz tamamen kullanılıncaya kadar yeni yıldızlar sürekli olarak doğmakta, yaşlanmakta ve ölmektedirler. Gökadaların bazıları gaz depolarını tamamen tükettiler. Bizim Gökadamızda ise, uzun zamandır yıldızlar oluşmakta ve bu süreç devam etmektedir.
Büzülen bir yıldızın içerisi, sıcaklık bir kaç milyon dereceye ulaştığında ısınır. Bu anda, bir hidrojen bombası ateşlenir ve hidrojen, helyuma dönüşür. Bu işlevin sonucunda, büyük miktarda bir enerji salıverilir. Bu enerji yıldızın daha fazla büzülmesini engeller ve yıldızın parlamasına olanak sağlar. Böyle bir durumda Güneş’teki bu enerji, tüm yaşamın temelini oluşturur.
Küçük kütleli yıldızlar, tüm hidrojenlerini helyuma dönüştürdüklerinde, "Beyaz Cüce"ler olarak ölürler. Daha büyük kütleli yıldızlar, helyumu, karbon, oksijen ve demire doğru daha kompleks elementlere yakarlar. Daha ağır elementlerin üretimi ile enerji salıverilmez, daha ziyade enerji gerekir. Bu enerji, büyük kütleli yıldızlar dev bir süpernova patlaması ile öldükleri zaman ortaya çıkar.
Dünya üzerindeki tüm kimyasal elementler yıldızlarda üretilmiştir. Yıldızlar öldükleri zaman, kütlelerinin bir kısmını Gezegenimsi Nebula (bulutsu) olarak sakin bir şekilde veya bir süpernova olarak, patlamalı bir şekilde uzaya atarlar.
Böyle bir süreçte kimyasal olarak işlenmiş materyal, yıldızlararası ortama geri döner. Yeni oluşan yıldızlara bu şekilde, karbon, oksijen ve demir gibi elementler bulaşırlar. Güneş sistemimiz 4.6 Gigayıl önce oluştuğu zaman, 92 elementin hepsi zaten mevcut idi. Başka bir ifade ile, büyük kütleli kimyasal olarak ürün veren yıldızlar kısa ömürlü oldukları için, elementlerin çoğunluğu, Güneş sisteminin kendisi yıldızlararası gazdan itibaren oluşmadan
uzun süre önce orada bulunmakta idi. Dünya üzerindeki kimyasal değişkenliğin olmasının nedeni de, önceki yıldız nesillerinin ilkel hidrojen ve helyum dışında tüm elementleri oluşturmasından dolayıdır.
Gökadamızdaki en yaşlı yıldızlar 12 Gigayıl yaşındadır. Bir başka ifade ile, büyük patlamadan 2 Gigayıl sonra oluştular. Tüm maddenin yarısının protonlar ve nötronlar halinde olmayıp, "eksotik" halde oldukları kabul edilmedikçe, bilgisayar modelleri bu kadar kısa aralıklarda yapıları oluşturmakta başarısız kalır.
Karanlık madde olarak adlandırılan bu yapılar, bilinmeyen özelliklere sahip parçacıklardan ibarettir. Ne var ki, karanlık madde, yapı oluşumunu açıklamada kaçınılmaz olarak gereklidir. Bu anlaşılması zor madde biçimini tespit etmek için, bugünlerde büyük çabalar harcanmaktadır. Bununla birlikte, hayal edebildiğimiz evrende, karanlık madde dışında bilemediğimiz daha başka şeyler olabilir.

Evrenin Doğuşu

0 yorum | Devamını Oku...

Evrenin Doğuşu
1930′lu yıllara kadar bir sır olarak kalmış olan yaşamın kökenini oluşturan Güneş’in enerji kaynağını ortaya çıkarmayı başaran insanoğlu, Dünya üzerinde etkinliklere ve olaylara çabucak katılabilecek şekilde bir haberleşme ve ulaşım ağını oluşturabildi. Dünya’nın çekim ivmesinden kurtulmayı başararak, Dünya’nın yuvarlak olduğunu anladı. Ay’a adım attı ve gezegenlere uzay araçları gönderdi. Bu şekilde gelişen akılcı düşünme utkusu, batı Avrupa’ya eşi görülmemiş 50 yıllık bir barış getirdi.


Binlerce yıldır, insan yaşamı 40 yıllık aralıklar ile açlık ve donma tehlikesi geçirmiştir. Bilim bu süreyi iki katına çıkartabilmiş ve bugün Bilim, insanoğlu için ağrısız, rahat ve keyif verici bir yaşam sunma çabasındadır. Yüzyılın başında, Bilim Dünya’yı değiştirmiş, yüzyılın sonunda da insanoğlu, kendisini bilimler ile değişen bir Dünya’da bulmuştur. Sadece Dünya değişmedi aynı zamanda insanoğlunun kendisi de değişti ve Dünya sadece fiziksel bir boyutta kaldı.


Bu köklü değişime, matematiksel bir mantık ve sade bir hayal gücünün baskın olduğu zahmetli bir yöntem ile adım adım geliştiğine inanılan bilimler sayesinde ulaşılması şaşırtıcı görülebilir.

Tüm bilimler çok ufak adımlar içerisinde ilerlerken, bu alanda ara sıra birdenbire anlamlı sıçramalar olmaktadır. Sonuçta, daha geniş bir bakış açısı elde ediliyor ve yeni bir paradigma doğuyor. Bunlar da anlayışımızı, düşüncemizi ve kültürümüzü etkileyen büyük keşifler oluyorlar. 

Astronomi Terimleri

0 yorum | Devamını Oku...

Terimler:
Işık yılı : Astronomi biliminde kullanılan, ışığın boşlukta bir yılda kat ettiği uzaklığa eşdeğer, yaklaşık 10 trilyon kilometreye eşit uzaklık birimi.
Asteroit : Boyutları 1 000 kilometreyi aşmayan küçük gezegen.
Yıldız : Çekirdeğinde termonükleer tepkimeler gerçekleşen, çok sıcak gazlardan oluşan ve ışık yayan, yaklaşık olarak küresel gök cismi.
Gökada : Tutarlılığı çekim gücüyle sağlanan, çok büyük, yıldızlar ve yıldızlar arası maddeler
kümesi.
Bulutsu (nebula) : Yıldızlar arası ortamın gaz ve toz bulutu.
Paralaks : Ele alınan belirli bir gökcisminin Dünya’ya olan uzaklığına eşit bir uzaklığın, bu gökcisminden hangi açı altında görüleceğini belirten açısal birim.
Parsek : Astronomide kullanılan ve paralaksı 1 olan bir gökcisminin uzaklığına denk düşen
uzaklık birimi (simgesic). (Parsek, 3,26 ışık yılına eşdeğerdir.)
Gezegen : Bir yıldızın, özellikle Güneş’in çevresinde dönen, kendiliğinden ışık saçmayan gök cismi.
Uydu : Kütlesi daha büyük bir gökcisminin, özellikle bir gezegenin çevresinde dönen gökcismi.
Güneş Sistemi : Güneş’in baskın bir çekim uyguladığı Gökada bölgesi; bu bölgede yer alan çeşitli gökcisimlerinin tümü.
Astronomi Birimi : Astronomide kullanılan ve Dünya yörüngesinin ortalama yarıçapına,
yani 149 597 870 kilometreye eşit uzaklık birimi (simgesi:ab).
Samanyolu : Tam bir gökküre turu yapan ve kendine özgü görünümü, büyük bir yıldız ve
yıldızlar arası madde birikimiyle açıklanan, çevresel biçimi düzensiz, beyazımsı kuşak.

Samanyolu

0 yorum | Devamını Oku...

Samanyolu Şehir ışıklarından uzakta Ay’ın olmadığı açık bir gecede, gökyüzünü bir baştan öbür başa kuşatan puslu, parlak bir şeriti sık sık görebiliriz. Eski insanlar bunu sütyolu "Milkway" olarak isimlendirmişlerdir. Bugün, bu puslu şeritin Güneşin de içinde bulunduğu birkaç yüz milyon yıldızı içeren, disk şeklinde bir görünüm olduğunu biliyoruz.
Bir teleskop ile Samanyolunu inceleyen ilk astronom Galileo, Samanyolunun sayısız yıldızlardan ibaret olduğunu keşfetti. 1780`li yıllarda William Herchel gökyüzünün 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin her birindeki yıldızları sayarak Güneş’in Galaksideki yerini çıkarmaya çalıştı. Hershel, Galaksinin merkezine doğru yıldızların sayıca, büyük yoğunlukta olduğunu daha küçük yıldız yoğunluklarının ise Galaksinin sınırına doğru görüleceğini düşündü. Fakat, tüm Samanyolu boyunca kabaca, aynı yıldız yoğunlukları buldu. Buradan hareket ederek, Güneş’in Galaksimizin merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. 1920` li yıllarda Hollandalı Astronom Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herschel`in görüşlerini doğruladı. Kapteyn`e göre Samanyolu yaklaşık 10 kpc (kiloparsek) çapında ve 2 kpc kalınlığında olup merkezi civarında Güneş bulunmaktadır. Hem Herschel hem de Kapteyn Güneş’in Galaksimizin merkezinde olduğu fikrinde yanıldılar. Trumpler, yıldız kümeleri ile ilgili çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönük göründüklerini keşfetti. Sonuç olarak, Trumpler yıldızlar arası uzayın mükemmel bir vakum olmadığını uzak yıldızlardan gelen ışığı absorblayan, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı. Bu toz partikülleri Galaksi düzleminde yoğunlaşmıştır.Yıldız ışığının, yıldızlararası ortam tarafından absorblanması sönükleşme olarak bilinir. Galaksi düzleminde yıldızlararası sönükleşme kiloparsek başına 2.5 kadirdir. Bir başka ifade ile, Dünya’dan 1 kpc uzakta, Samanyolunundaki bir yıldız yıldızlararası sönükleşmeden dolayı 2.5 kez daha sönük görülür. Galaksi merkezinde olduğu gibi yoğun yıldızlararası bulutların bulunduğu bölgelerde sönükleşme derecesi büyüktür. Gerçekte, görünür dalga boylarında Galaksimizin merkezi bir bütün olarak görülemez. Herschel ve Kapteyni yanıltanda bu yıldızlararası sönükleşme idi. Sadece Galaksimizdeki en yakın yıldızları gözlemişlerdi. Üstelik yıldızların çok büyük bir kısmının Galaksimizin merkezinde bulunduğu fikrine sahip değillerdi. Yıldızlararası toz Galaksimizin düzleminde yoğunlaştığından dolayı, yıldızlararası sönükleşme buralarda daha çoktur. Shapley’in öncülüğünü yapmış olduğu, pek çok Astronom, Güneş’in Galaksi merkezinden olan uzaklığını ölçmeye giriştiler. Shapley, bugün için kabul edilen 28,000 ışık yılı bir uzaklığın yaklaşık üç katı kadar bir uzaklık hesapladı. Galaksi merkezi etrafında, su mazerleri ihtiva eden gaz bulutlarından elde edilen radyo gözlemlerine dayanan son hesaplara göre ise yaklaşık 23,000 ışık yılı bir uzaklık bulunmuştur. Galaksi merkezine olan uzaklık, diğer özelliklerin tespit edilebilmesinde bir ölçüdür. Galaksimizin disk kısmı 80,000 ışık yılı çapında 2,000 ışık yılı kalınlığındadır. Galaksimizin çekirdeği, yaklaşık 15,000 ışık yılı çapında olan merkezsel bulge (şişkin bölge) ile çevrilmiştir. Bu şişkin bölgenin şekli küreseldir
Bugün için, Galaksimize ait altı tane bileşenden söz edilmektedir. Bunlar; İnce Disk, Kalın Disk, Halo, Şişkin Bölge, Karanlık Halo ve Yıldızlararası ortamdır. Karanlık halo ve yıldızlararası ortamın dışında bu bileşenlerde farklı türden yıldızlar bulunmaktadır. Halodaki yıldızlar, yaşlı ve metal bakımından fakirdir. Astronomlar bu yıldızları popülasyon II yıldızları olarak adlandırırlar. Halo çok az toz ve gaz ihtiva eder. Küresel kümeler ve RR Lyrae değişen yıldızları bu bileşende bulunmaktadır.
Diskte bulunan yıldızlar ise, Güneş gibi genç ve metal bakımından zengin yıldızlardır. Bunlara popülasyon I yıldızları denir. Disk bileşeninde, çok miktarda gaz ve toz bulunur. Açık kümeler, emisyon nebulaları bu bileşenlerde bulunur.
Galaksimizin diskinin mavimtrak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, diskten gelen ışıkta genç ve sıcak yıldızların radyasyonu hakimdir. Merkezdeki şişkin bölge popülasyon I ve popülasyon II yıldızlarının bir karışımını içermektedir. Bu bölge kırmızımtrak görülür. Nedeni ise, Galaksimizin bu bölgesinde daha soğuk kırmızı dev yıldızları bulunmaktadır. Galaksimizin düzleminde yıldızlararası toz, yıldızlardan gelen ışığı absorbladığı için Galaksimizin disk kısmının yapısının anlaşılması, radyo astronominin gelişmesine kadar beklemiştir.
Radyo dalgaları, uzun dalga boylu oldukları için yıldızlararası ortamda absorblanmaya ve saçılmaya uğramadan bize kadar ulaşabilirler. Radyo ve optik gözlemler, Galaksimizin gaz ve tozdan ibaret spiral şekilli kollara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Hidrojen evrende en bol bulunan elementtir. Hidrojen gazı gözlemlerinden Galaksimizin disk yapısı hakkında önemli ipuçları tespit edilmiştir. Hidrojen atomu, bir proton ve bir de elektrondan meydana gelir. Hidrojen atomu nötr halde yani elektronu temel seviyede iken, elektron ile aynı yönde (paralel) veya ters yönde (anti paralel) dönebilir. Proton ve elektron birbirine göre paralel döndüğü zaman ortamın toplam enerjisi, proton ve elektronun anti paralel döndükleri zaman ki toplam enerjisinden daha büyüktür. Protona göre paralel dönme hareketinde bulunan elektrona herhangi bir etkide bulunulursa, dönme yönü değişir. O zaman atomun toplam enerjisinde bir azalma meydana gelir. İşte bu sırada 21 cm dalga boyunda bir ışınım yayınlanır
1951 de Harvard da Astronomlar yıldızlararası ortamdaki 21 cm lik bu radyo ışınımını tespit ettiler. Galaksimizin farklı bölgelerindeki gazlardan gelen radyo ışınımları farklı dalga boyları ile radyo teleskoplara ulaştığından, değişik gaz bulutlarını seçip ayırmak ve böylelikle Galaksimizin bir haritasını çıkartmak mümkündür. Galaksimizin 21 cm lik radyo gözlemlerinden, nötral hidrojen gazından itibaren, birçok yay biçiminde kollar çıkarılmıştır. Galaksimizin spiral yapısına ait en önemli ipuçları O , B yıldızları ve H II bölgelerinin haritalanmasından elde edilmiştir. Ayrıca, karbon monoksit (CO) ihtiva eden molekül bulutlarındaki radyo gözlemleri, Galaksimizin uzak bölgelerinin haritasını çıkartmak için kullanılmıştır.
Bütün bu gözlemler, Galaksimizin spiral bir kola sahip olduğunu göstermektedir. Güneş, Orion kolu olarak isimlendirilen spiral kollardan birinde bulunmaktadır. Sagittarius kolu, galaksi merkezi doğrultusunda bir yerdedir. Bu kol, yaz aylarında Samanyolunun Scorpius ve Sagittarus boyunca uzanan kısmına bakıldığında görülebilir. Kış aylarında ise Perseus kolu görülebilir. İki büyük koldan diğer ikisi ise Centaurus ve Cygnus koludur.
Spiral kollar, Galaksinin döndüğünü akla getirmektedir. Galaksimiz dönmese idi, bütün yıldızlar Galaksimizin merkezine düşerdi. Galaksimizin dönmesini hesap etmek zor bir iştir. Hidrojen gazından yayınlanan 21cm lik radyo gözlemleri, Galaksinin dönmesi hakkında önemli ipuçları sağlar. Bu gözlemler, Galaksimizin katı bir cisim gibi dönmediğini oldukça diferansiyel olarak döndüğünü açık olarak göstermektedir. İsveçli Astronom Lindblad, Galaksi merkezi etrafında yörüngesi boyunca Güneş’in hızının 250 km/sn olduğunu çıkarttı. Güneş bu hız ile Galaksimizin etrafını ancak 200 milyon yılda dolanabilir. Bu da Galaksimizin ne kadar büyüklükte olduğunu gösterir. Güneş’in Galaksimizin etrafındaki yörüngesini bilirsek, Galaksimizin kütlesini Keplerin üçüncü kanunundan hesaplayabiliriz.
Buradan Galaksimizin kütlesinin, Güneş’in kütlesinin 1.1×1011 katı olduğu bulunmuştur. Bu kütle çok küçüktür. Çünkü Kepler kanunu, bize sadece Güneş’in yörüngesi içersindeki kütlesini verir. Güneş’in yörüngesinin dışarısındaki madde, Güneş’in hareketinin etkilemez ve böylelikle Keplerin üçüncü kanununa yansımaz. Bugün, hala Galaksimizin gerçek sınırı tespit edilemedi mutlaka şaşırtıcı bir madde miktarı, Galaksinin halosunun çok ötesinde uzanan küresel dağılım halinde Galaksimizi kuşatmalı. Bu maddeden dolayı, Galaksinin toplam kütlesi en azından Güneş kütlesinin 6 x 1011 katı veya daha fazla olabilir. Galaksimizin halosunun ötesindeki bu madde çok karanlıktır. Bunun için bu bölgeye "Karanlık Madde" adı verilir. Bu bölgede yıldız yoktur, ve varlığı çekim kuvvetinin varlığından anlaşılmaktadır. 

Yıldızların Oluşumu

0 yorum | Devamını Oku...
Yıldızların Oluşumu Bir yıldızın oluşumu için iki şey gereklidir: Madde ve maddeyi yüksek yoğunluklara erişinceye dek sıkıştıracak bir mekanizma. Madde uzayda oldukça boldur. Uzaydaki madde, hemen hemen tümüyle çok küçük miktarlarda diğer elementler ve küçük toz parçacıklarıyla karışmış durumda bulunan hidrojen gazından oluşmaktadır. Bazı bölgelerde gaz düzgün bir biçimde dağılmış durumda bulunurken diğer bazı bölgelerde yoğunlaşmalar gösterir. Maddenin toplandığı yerde kütle çekimi de daha kuvvetlidir, bu nedenle de gaz kendi kendini daha da sıkıştırarak yüksek yoğunluklarada ulaşabilir. Sonuçta kütle çekim kuvveti tek başına gazı yoğunlaştırmanın bir mekanizması olabilir. Yoğun, yeni doğmuş bir yıldız çekirdeğinin çapı bir ışık yılının yarısından daha küçüktür. Ama bu boyut bile tam oluşmuş bir yıldızın boyutlarından milyonlarca kat daha büyüktür. Kütle çekimi ile birleşen başka bir kuvvet, bu ilkel yıldız çekirdeğinin davranışını belirler. Tipik olarak gaz bulutu kendi çevresinde dönmekte olup manyetik kuvvetler tarafından gittikçe daha fazla sıkıştırılır. Bulutun içinde büzülme ve çökmeye karşı koyan ısı ve basınç vardır. İçeriye doğru etki eden kütle çekim kuvveti yeterince büyük olduğunda bulut büzülmeye ve kendi merkezine doğru çökmeye devam eder. Bu da açığa çıkan çekim enerjisi nedeniyle ısı üretimine neden olur (Açığa çıkan enerji kızılötesi ışınım biçimine dönüşür). Büzülen gaz bulutunun yoğunluğu artar. Dönen bir bulutta merkez etrafında Güneş sistemi boyutlarında bir gaz ve toz diski oluşabilir. Sonuçta kaçınılmaz olarak merkezdeki sıcaklık 10 milyon dereceyi bulur. Bu sıcaklıkta nükleer tepkimeler başlar ve bulut bir yıldıza dönüşür.

Hakkımızda

Bu Sayfa Üzerinde Aklınıza gelecebilecek tüm sorulara cevap arayacağız, sormak istediginiz birşey varsa iletişim kısmından yazabilirsiniz.

Takip Listemizden

İstatistikler


Sitemizde 33 kategoride toplam yazı bulunmaktadır!

Görüntülenme

back to top