12 Ocak 2012 Perşembe

Kızılderili Atasözleri ve Özlü Sözler

0 yorum | Devamını Oku...
Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme,takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz de eşit oluruz.
Sözü Söyleyen : Ute Kabilesi
Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez, yaşayanlara ilave eder.
Sözü Söyleyen : Hopi Kabilesi
Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap ki; onu yenersem utanç duymayayım.
Sözü Söyleyen : Apache Kabilesi
Şeytan hakkında konuşmayın. Gençlerin kalbinde merak uyandırır.
Sözü Söyleyen : Siyu Kabilesi
Bir kere " Al şunu " demek, iki kere " Ben vereceğim " demekten iyidir.
Sözü Söyleyen :  Kabilesi bilinmiyor 
Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli.
Sözü Söyleyen :  Siyu Kabilesi
Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi mokaseninin içine bak.
Sözü Söyleyen :   Sauk Kabilesi 
Bir düşman çok, yüz dost azdır.
Sözü Söyleyen :  Hopi Kabilesi  
Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun mokasenleriyle yürü!
Sözü Söyleyen :  Cheyenne Kabilesi 
Allah' ın kelimeleri meşe yaprağı gibi sararıp düşmez: cam yaprağı gibi ilelebet yeşil kalır
Sözü Söyleyen :  Kabilesi Bilinmiyor 
Aşkı tanıdığında, Yaratıcı'yı da tanırsın.
Sözü Söyleyen : Fox Kabilesi
Doğum yapan herşey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatin dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere degişmeye baslamış olacaktır.
Sözü Söyleyen : Mohawk Kabilesi
Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük bir meseledir.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Gözlerde yaş yoksa, ruh gökkuşağına sahip olamaz.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Gözün ile değil, yüreğin ile hüküm ver.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal
Sözü Söyleyen : Lumbee Kabilesi
İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
İlkbaharda usul usul yürü; toprak ana hamiledir...
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları telaffuz edemez.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir bakış ile görmekten başka şey değildir. Hava ya bulutlu olacaktır, ya da güneş açacaktır.
Sözü Söyleyen : Cherokee Kabilesi
Senin vicdanın senden başkasını temsil edemez.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile, sadece onunla başkaları için fedakarlık yapabiliriz.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onu Yaratıcı'dan ödünç aldınız.
Sözü Söyleyen : Mohawk Kabilesi
Yapmamız gereken: her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Bütün Kızılderililer her yerde durmadan dans etmelidir. Önümüzdeki ilkyaz Yüce Ruh gelecek. Bütün av hayvanlarını geri getirecek. Avdan geçilmeyecek bu topraklarda. Bütün ölü Kızılderililer geri gelecek ve yeniden yaşayacaklar.
Sözü Söyleyen : Wovoka
Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.
Sözü Söyleyen : Şef Seattle - Duwarmish Kabilesi
Yeryüzüne iyi muamele et! O babanızın malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse insanoğlu büyük bir ruh yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Yanlışı gören ve önlemek için eli uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur.
Sözü Söyleyen : Omaha Kabilesi
Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Nimette külfette 'Büyük Ruh' un elindedir. Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor 
İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Yağmur iyilerin üzerine de yağar, kötülerin de..
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Yaşlılık ölüm kadar şerefli değildir. Yine de çok kimse onu ister.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Hepimiz Kardeşiz  Mitaku Oyasın 
Sözü Söyleyen : Siyu Kabilesi
Bir gün dedim ki, "Gideceğim ve düşmanlarımı arayacağım," Ve o gün hiçbir dost bulamadım. Ertesi gün dedim ki, "Gideceğim ve dostlarımı arayacağım," Ve o gün hiçbir düşman bulamadım.
Sözü Söyleyen : Cree Kabilesi
Hikmet, ancak onu aramaktan vazgeçip Yaratıcı'nın senin için münasip gördüğü hayatı yaşamaya başladığında gelir.
Sözü Söyleyen : Hopi Kabilesi
İlk öğretmenimiz kendi kalbimizdir.
Sözü Söyleyen : Cheyenne Kabilesi
Cevap vermemek aslında başlı başına bir cevaptır.
Sözü Söyleyen : Hopi Kabilesi
Soruyu yüreğinden sor, cevap da yürekten gelecektir.
Sözü Söyleyen : Omaha Kabilesi
Dünün, bugünün işine fazla karışmasına müsade etme!
Sözü Söyleyen : Cherokee Kabilesi
Ya korktuğunuz işle yüzyüze gelirsiniz ya da ömür boyu ondan kaçarsınız.
Sözü Söyleyen : Crow Kabilesi
Öfkenin sizi zehirlemesine izin vermeyin.
Sözü Söyleyen : Hopi Kabilesi
İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
Sözü Söyleyen : Sioux Kabilesi
İnsan bir gün ibadet edip de altı gün hırsızlık yaparsa Büyük Ruh öfkeyle gürler, şeytan sevinçle güler.
Sözü Söyleyen : Oklahoma Kabilesi
Ağlamaktan korkma! Zihnindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşıyla temizlenir.
Sözü Söyleyen : Hopi Kabilesi
Eğer insan yılan kadar akıllı olursa güvercin kadar zararsız olmayı başarabilir.
Sözü Söyleyen : Cheyenne Kabilesi
Avlayacaksan en zayıf geyiği avla, çünkü sağlam olanlar yeni neslin devamını sağlayacaktır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Bütün Kızılderililer her yerde durmadan dans etmelidir. Önümüzdeki ilkyaz Yüce Ruh gelecek. Bütün av hayvanlarını geri getirecek. Avdan geçilmeyecek bu topraklarda. Bütün ölü Kızılderililer geri gelecek ve yeniden yaşayacaklar.
Sözü Söyleyen : Wowoka
Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! Şimdiki usul bu değil ama inanıyorum, insanlar bu yolu öğrenecekler.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Eğer sorsanız: 'Sessizlik nedir?' Cevap veririz: O Büyük Ruh' un sesidir. Yine sorsanız: 'Sessizliğin meyveleri nelerdir?' Cevap veririz: Kendi kendini kontrol, gerçek cesaret demek olan metanet, sabır, vakar ve saygı.'
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir. Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz. Hepsi döner dolaşır, bize geri gelir.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Herbirimizin farklı bir rüya gördüğünü hatırlatmakta fayda var.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
İnsanın gözleri öyle kelimelerle konuşur ki dil onları telaffuz edemez.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Nimette külfette 'Büyük Ruh' un elindedir. Bazen onun külfeti bizi nimetinden daha fazla akıllandırır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Senin vicdanın senden başkasını temsil edemez. Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile, sadece onunla başkaları için fedakarlık yapabiliriz.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Üç barış vardır: Birinci barış, en önemli barıştır. İnsan ruhundadır o. İnsan, kainatla ve kainatın bütün güçleri ile olan ilişkisini, beraberliğini farkettiğinde, kainatın merkezinde Büyük Ruh'un durduğunu ve bu merkezin her yerde, her birimizin içinde olduğunu farkettiğinde birinci barış sağlanmıştır. Bu gerçek barıştır, diğerleri sadece bunun akisleridir. İkinci barış iki fert arasında olan barıştır. Üçüncü barış ise iki millet arasında yapılır. Fakat hepsinden önce, anlamalısınız ki 'gerçek barış' dediğim birinci barış, insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler ne de milletler arasında barış olabilir.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Yapmamız gereken: her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Yaşlılık ölüm kadar şerefli değildir. Yine de çok kimse onu ister. Yeryüzüne iyi muamele et! O babanızın malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız.
Sözü Söyleyen : Kabilesi Bilinmiyor
Zamanın başlangıcında davullar vardı. Dünya yaşamının temposunu tutturuyordu bu davullar. Gök gürültüsü, deniz kıyılarındaki düzenli gelgitler, birbirinden diğerine yavaşça geçiveren mevsimler, kuşların göç edişi, kış uykusuna yatan hayvanlar... Bu tempo içinde herşey kendi zamanını biliyor, akıl sır ermez bir şey bu. Bileğinizdeki kalp atışlarını bir dinleyin. Yaşamın temposunu yansıtır o atışlar.Eğer tempoda bir aksaklık varsa hastasınız demektir.
Sözü Söyleyen : Jimalee Burton - Cherokee Kabilesi
Hayat dört yönlü, dört aşamalı bir döngüdür. Bebeklik çağını temsil eden Güney ile başlar. Sonra çocukluğun neşeleriyle dolu olan Batı'ya hareket eder. Kuzey, yetişkinlik çağını getirir. Daha sonra ise yaşlılığı temsil eden Doğu gelir. Beden Toprak Ana'ya geri döndüğünde ise döngü tamamlanmış olur.
Sözü Söyleyen : Apache Kabilesi
Yemeden önce daima yiyeceğe teşekkür etmek için vakit ayır
Sözü Söyleyen : Arapaho Kabilesi
Eğer sık sık merak edersek, bilginin hediyesi gelecektir
Sözü Söyleyen : Arapaho Kabilesi
Doğduğunda sen ağladın ve herkez sevindi, hayatının tadını çıkar ki öldüğünde herkez ağlasın, sen sevinsin
Sözü Söyleyen : Cherokee Kabilesi
Bütün bitkiler kız kardeşlerimiz ve erkek kardeşlerimizdir ve eğer dinlersek, bizimle konuşurlar, onları duyabiliriz.
Sözü Söyleyen : Arapaho Kabilesi
Gündüz ve gece birlikte yaşayamazlar
Sözü Söyleyen : Duwamish Kabilesi
Küçük bir farenin bile öfkesi vardır.
Sözü Söyleyen : Bilinmiyor
Bütün ateşler yanmaya başladıklarında aynı boydadır.
Sözü Söyleyen : Seneca Kabilesi
Yaşam nedir? Geceleyin bir ateşböceğinin saçtığı ışıktır. Kışın buffalonun soluğudur. Otların arasında koşan ve günbatımında kaybolan gölgeciktir
Sözü Söyleyen : Karga Ayak - Sihasapa Kabilesi
Cesur adam bir defa ölür, korkak ise her gün.
Sözü Söyleyen : Kiowa Kabilesi
Karanlık bastıktan sonra bütün kediler panter olur.
Sözü Söyleyen : Zuni Kabilesi
Ne kadar kaldığını ne kadar çok sorarsan yol o kadar uzun görünür.
Sözü Söyleyen : Seneca Kabilesi
Korktuğunuz işi yaparak, korkuyu öldürün
Sözü Söyleyen : Sequichie - Cherokee Kabilesi
Dikkat ettiyseniz Kızılderili herşeyi bir döngü içerisinde yapar. Çünkü dünyanın gücü her zaman döngüler içinde kendini gösterir, herşey dönmeye gayret eder. Bir zamanlar mutlu ve güçlü günlerimizde tüm kuvvetler bize kutsal bir çemberden gelirdi, o çember kırılmadığı müddetçe ulusumuz bayındır bir şekilde yaşardı. Evet, dünyanın gücü daire şeklinde çalışır. Gökyüzü yuvarlaktır, yeryüzünün de top gibi yuvarlak olduğunu duydum. Yıldızlarda yuvarlaktır. Büyük güç rüzgar döne döne eser. Kuşlar yuvalarını daire şeklinde yaparlar, onların inancı da bizim inancımızın aynıdır. Güneş göğün bir ucundan diğerine gider gelir, böylece çember çizer. Ay da öyledir ve ikisi de yuvarlaktır. Mevsimler büyük bir döngü içinde değişir, oldukları yere daima geri gelirler. İnsanoğlunun yaşamı çocukluktan çocukluğa bir büyük dairedir. Herşey devri daim eder.
Sözü Söyleyen : Kara Geyik - Sioux Kabilesi
Kızılderili gururla alçakgönüllülüğü karıştırmıştır. Onun karakterinde ve eğitiminde kibir ve küstahlık yoktur. Kızılderili, doğanın sessizliği karşısında konuşma yeteneğine sahip olmayı hiçbir zaman bir üstünlük ifadesi olarak görmemiştir. Başka bir deyişle ona göre konuşma Yaratıcı'nın sunduğu tehlikeli bir yetenektir. O, sessizliğin gücüne yürekten inanır. En mükemmel denge budur. Sessizlik sonsuz bir kararlılıktır; vücudun, zihnin ve ruhun dengesidir. Varlığın fırtınaları karşısında daldaki ya da göldeki yaprak gibi titremeden, sarsılmadan, kendini sakin tutabilen insanın zihninde kelimesiz bir destan vardır. Yaşamın ideal şekli ve tavrı budur. Sessizlik karakterin köşe taşıdır.
Sözü Söyleyen : Ohiyesa - Sioux Kabilesi
Kurbağa, içinde yaşadığı gölü içip bitirmez
Sözü Söyleyen : Sioux Kabilesi
Yeryüzünü kaplayan ve bir tutam saç gibi büyükannenin ( Toprak Ana'nın ) bedeni üzerinde serilen bitkilere ilişkin bilgi edin ki yaşamda güçlenesin.
Sözü Söyleyen : Winnebago Kabilesi
Tabiatın bahçelerinde küçük bir çocuk hayretiyle gezinirken, kuşların şakımasında, suların çağıldamasında ve çiçeklerin tatlı kokusunda Yüce Ruh'un fısıltılarını duyarım. Siz buna putperestlik mi diyorsunuz ?
Sözü Söyleyen : Zitkala Sa - Sioux Kabilesi
O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde birşeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet... Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.
Sözü Söyleyen : Kara Geyik - Sioux Kabilesi
Beyaz adamların şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat hışırtılarını duyacak yer yoktur. Ama bu belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. Takırtı sadece. Kulaklara bir tahrik gibi. Hayatın anlamı nedir? Bir kızılderiliyim ve anlamam. Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini ve yağmurun temizliği ya da çamın koku verdiği rüzgarın kokusunu yeğler.
Sözü Söyleyen : Şef Seattle - Duwarmish Kabilesi
Kızılderili olmak benim için çok önemli. İnsanları dinlediğimde, kimi kitaplardan okuduğu hakkında, kimi kendinden önce yazılanlar hakkında konuşuyor. Ama bir Kızılderili olarak ben, gördüklerim hakkında konuşabilirim. Duyduğum hayvanlar, çiçekler hakkında. Gökyüzüne bakarım ve gökgürültüsü kuşlarını, kartalları görürüm. Ve gökyüzünde uçuşan bütün küçük hayvanları. Toprak Ana'ya baktığımda, bize verdiği ilaçları görürüm. Çalılara bakarım, yemişleri görürüm. Bütün bunlar içimde saygı uyandırır, ve Tanrı'nın bir Kızılderili olarak bana verdiklerini düşünürüm
Sözü Söyleyen : Bir Kanada Kızılderilisi'nin Sözleri
Eğer bu toprakta yaşıyorsanız, eğer atalarınız bu toprakta uyuyorsa, bu toprağın sahibi olduğunuza inanırım. Derinizin rengi düşüncemi değiştirmez. Ben insanları, renklerine göre tasnif etmeyi öğrenmedim. Bana insanların Büyük Ruh'un bahçesindeki çiçekler olduğu öğretildi. Hepimiz aynı kökü paylaşıyoruz, o kök Toprak Ana'dır.
Sözü Söyleyen : Oh Shinnah - Apache Kabilesi
Dünyada herşey iki adettir. Düşüncelerimiz İkiye ayrılır: İyi ve kötü. İki gözümüzle iki türlü şey görürüz: Güzel şeyler, çirkin şeyler. İki elimiz vardır: Sağ el vurur ve kötü işler yapar; sol el kalbe yakın olduğundan iyilik doludur. İki ayağımız vardır: Biri bizi şeytani yollara götürü, diğeri doğru yola yöneltir. Evet, her şey ikidir.
Sözü Söyleyen : Letakots Lesa - Pawnee Kabilesi
Biz ruhun bütün yaratıklara verilmiş olduğuna, her yaratığın, kendisi şuurunda olmasa bile, bir derecede ruha sahip olduğuna inanırız. Ağaç, şelale, boz ayı her biri cisimlenmiş bir ruhtur, her biri saygıya layıktır.
Sözü Söyleyen : Ohiyesa - Sioux Kabilesi
Bir yere gideceğinizde takip edebileceğiniz dört yol vardır. Birincisi, hiç düşünmeden gitmektir. Bu doğru olmaz. İkincisi, düşünmek ve yine gitmemektir. Üçüncüsü, bir kere daha düşünmek ve yine gitmemektir. Dördüncüsü, bir daha düşünmek ve ondan sonra gitmektir; bu en doğru, en emin yol olacaktır. Bazen meselenizin düşünme süreleri arasında bir bütün gün bekleyin.
Sözü Söyleyen : Diablo - Apache Kabilesi
Yalan tohumdur. Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri bir tohumdur ki bire kırk verir. - Bilgi de tohumdur. Bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri bir tohumdur ki; sana bilgelik, torunlarına da ilham verir. - Zeka sudur. Tohumları yeşertir. Yalanı da bilgiyi de. - Yetenek topraktır. Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter. - Emek güneştir. Tohuma da suya da toprağa da hayat verir. - Kader çadırındaki kilim gibidir. İpliğini Ulu Manitu verir sen dokursun. Deseni sendendir, renkleri Tanrı'dan. - Şans doğal gübredir. Boktan bir şeydir yani. Ne zaman nereye düşeceği belli olmaz. Kilimine düşerse kirletir. Desenini değiştirir. Her şeyi bombok eder. Oysa toprağına düşerse besler. - Bu kitabe okuyana ilham, yazana derman, dağıtana şans getirir
Sözü Söyleyen : Bir Kızılderili Kitabesinden Alıntı.
saygı göster ama alçalma
Sözü Söyleyen : Shawnee Kabilesi
insanların sorumlulukları vardır, güçleri değil
Sözü Söyleyen : Tuscarora Kabilesi
Gençlikte dilinizi tutun da dinleyin. Böylece yaşlılıkta halkınıza hizmet için olgun düşüncelere sahip olabilirsiniz.
Sözü Söyleyen : Wabashaw - Sioux Kabilesi
Diyorsunuz ki, Büyük Ruhun emirlerini iletmek, ona nasıl ibadet edeceğimizi bildirmek için gönderildiniz. Ve eğer beyaz adamın öğrettiği dini kabul etmezsek öteki dünyada bedbaht olacağız. Diyorsunuz ki, siz doğru yoldasınız, biz kaybolmuş insanlarız. Bu dediğinizin doğru olduğunu nasıl bileceğiz? Sizin dininizin bir kitaba yazılı olduğunu anladık. Eğer o kitap sizin için yazıldığı gibi bizim için de yazılmışsa Büyük Ruh onu niçin bize vermedi? Üstelik bize vermediği gibi atalarımıza da verip doğru olarak anlamalarını sağlamadı. O kitap hakkında bütün bildiğimiz sizin sözleriniz. Beyaz halk tarafından sık sık kandırılmaya alışmışken sizin sözlerinize nasıl inanacağız? Diyorsunuz ki, Büyük Ruha ibadet etmenin tek bir yolu vardır. Madem bir tek din var da, beyazlar niçin bu kadar farklı inançlara sahip? Hepiniz aynı kitabı okuyorsunuz da niçin aynı şeyleri düşünmüyorsunuz? Kardeşim, biz bu işleri anlamıyoruz. Dediniz ki, dininiz ecdadınız tarafından, babadan oğla geçerek size intikal etti. Bizim dinimiz de atalarımız tarafından, babadan oğla geçe geçe bize kadar geldi. Biz bildiğimiz usulde ibadet yaparız. Dinimiz bize verilmiş her şey için şükretmeyi öğretir. Biz din hakkında asla kavga etmeyiz.
Sözü Söyleyen : Sogoyewatha - Seneca Kabilesi ( Hristiyan Misyonerlere Hitabından )
Gölgeli yol çamur üretir.
Sözü Söyleyen : Hopi Kabilesi
Diyorsunuz ki,cennete gidebilmek için vaftiz olmak şarttır. Eğer bir insan ömrü boyunca çok iyi bir insan olarak yaşar, asla Tanrıya karşı gelmez ve vaftiz olmadan ölürse cehenneme mi gedecek? Eğer öyleyse, onların kimini ateşte yaktığına göre Tanrı bütün iyi insanları sevmiyor demektir.
Sözü Söyleyen : 12 yaşında bir çocuk tarafından Hıristiyan misyonerlere söylenmiştir

11 Ocak 2012 Çarşamba

Göç Destanı

0 yorum | Devamını Oku...
Bu destan da bir Uygur destanıdır ve daha önce de belirtildiği üzere, Türeyiş destanının tabii bir devamı gibidir. Bugün, Orhun nehri kenarında bir şehir kalıntısı ile bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu şehre Ordu Balık denildiği tahmin edilmektedir. Büyük Uygur Destanı' nın, işte bu şehrin saray yıkıntısının önünde bugün dahi görülebilecek şekilde duran abidelerde yazılı olduğunu Hüseyin Namık Orkun' un belirttiğine göre bu abideler, Moğol Hanı Öğüdey zamanında Çin' den getirilen mütehassıslarla okutturulup tercüme ettirilmiştir.

Göç Destanının Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlarına göre iki ayrı rivayet halinde olduğu bilinmekte ise de aslında birbirinin tamamlayıcısı gibidir. İran kaynaklarında ki rivayet, daha ziyade tarihî bilgilere yakındır. Aynı zamanda İran rivayeti, Türklerin Maniheizm' i kabulünü anlatan bir menkıbe hüviyetinde görünmektedir. Aşağıda hülasa edilecek olan rivayeti Cüveyni'nin Tarih-i Cihanküşa adlı eserinde kayıtlıdır ve bu rivayete göre, destanda zikredilen iki ağacın, Maniheizm' in kurucusu Mani'nin "iki Esas" adlı eserindeki iki ağacı temsil ve taklit ettiğini prof. Fuat Köprülü iddia etmektedir.

Destan:

Uygur ülkesinde, Tuğla ve Selenge ırmaklarının birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Adına Hulin Dağı derlerdi.

Hulin Dağında da, birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Biri kayın ağacıydı. Bir gece, kayın ağacının arasında yaşayan halk bu ışığı gördü ve ürpererek takip etti. Kutsal bir ışıktı, kayın ağacının üstünde kaldığı müddetçe kayın ağacının gövdesi büyüdükçe büyüfü, kabardı. Oradan çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu mu, ağacın otuz adım ötesinden bütün çevre ışıklar içinde kalıyordu.

Bir gün ağacın gövdesi ansızın yarıldı. İçinden beş küçük çadır, beş küçük odacık halinde meydana çıktı. Her odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının üstünde asılı birer emzik vardı ve onlar bu mukaddes çocuklara halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı gösterdiler.

Çocukların en küçüğünün adı Sungur Tekin' di, ondan sonrakinin adı Kutur Tigin, üçüncüsününki Türek Tekin, dördüncüsünün Us Tekin ve beşincisinin adı Bögü Tekin'di. Beş çocuğun beşinin de Tanrı tarafından gönderildiğine inanan halk, içlerinden birini hakan yapmak istediler. Bögü Han en büyükleri idi hem de ötekilerden daha güzel, daha zeki ve daha yiğit görünüyordu. Bögü Tekin' in hepsinden, her hususta üstün olduğunu anlayan halk onu hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bögü hanı hakan olarak seçtiler. Büyük bir törenle Bögü hanı tahta oturttular.

Böylece yıllar yılı kovalamış ve bir gün gelmiş Uygurlara bir başkası hakan olmuş.

Bu hakanın da galı Tekin adında bir oğlu varmış.

Hakan oğlu Galı Tekin' e, Çin prenseslerinden birini, Kiu-Lien' i almağı uygun görmüş.

Evlendikten sonra Prenses Kiu-Lien, sarayını Hatun Dağında kurdu. Hatun dağının çevre yanı da dağlıktı ve bu dağlardan birinin adı da Tanrı Dağıydı, Tanrı Dağının güneyinde de Kutlu Dağ derler bir başka dağ vardı, kocaman bir kaya parçası.

Bir gün elçileri, falcılarıyla birlikte Kiu-Lien' in sarayına geldiler. Kendi aralarında konuşup dediler ki:

-Hatun Dağının varı yoğu, bütün bahtiyarlığı Kutlu dağ denilen bu kaya parçasına bağlıdır. Türkleri zayıflatıp yıkmak istiyorsak bu kayayı onların elinden almalıyız.

Bu konuşmadan sonra varılan karar üzerine Çinliler, Kui-Lien' e karşılık olarak o kayanın kendilerine verilmesini istediler. Yeni Hakan, isteğin nereye varacağını düşünmeden ve umursamadan Çinlilerin arzusunu kabul etti, yurdunun bir parçası olan bu kayayı onlara verdi. Hâlbuki Kutlu Dağ bir kutsal kayaydı; bütün Uygur Ülkesinin saadeti bu kayaya bağlıydı. Bu tılsımlı taş Türk Yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu düşmana verilirse bu bütünlük parçalanarak ve Türkeli'nin bütün saadeti de yok olacaktı.

Hakan kayayı vermesine verdi ama kaya öyle kolay kolay sökülüp götürülecek cinsten değildi. Bunu anlayan Çinliler, kayanın çevresine odun ve kömür yığıp ateşlediler. Kaya iyice kızınca da üzerine sirke döküp parça parça ettiler. Her bir parçayı da ülkelerine taşıdılar.

Olan o zaman oldu işte. Türkeli'nin bütün kurdu kuşu, bütün hayvanları dile geldi, kendi dillerince kayanın düşmana verilişine ağladılar. Yedi gün sonra da bu düşüncesiz Hakan öldü. Ama Onun ölümüyle ülke felaketten kurtulamadı. bir Çin prensesi uğruna çekinmeden feda edilen yurdun bir kayası, Türkeli'nin felaketine sebep oldu. Halk rahat ve huzur yüzü görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu buhar olup uçtu. Topraklar yarıldı, mahsuller yeşermez oldu.

Günlerden sonra Türk Tahtına Böğü Han'ın torunlarından biri hakan olarak oturdu. O zaman canlı cansız, ehli yaban, çoluk çocuk bütün yurtta soluk alan almayan ne varsa hepsi birden:

-Göç!.. Göç!.. diye çığrışmaya başladı. Derinden, inilti, hüzün dolu, çaresiz bir çığrışmaydı bu. Yürekler dayanmazdı.

Uygurlar bunu bir ilahi emir diye bildiler. Toparlandılar, yollara düzüldüler; yurtlarını yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere doğru göç etmeğe başladılar. Nihayet bir yere gelip durdular, orada sesler de kesildi. Uygurlar, seslerin kesilip duyulmaz olduğu bu yerde kondular, beş mahalle kurup yerleştiler ve bunun için bu yerin adını da Beş-Balık koydular. Burada yaşayıp çoğaldılar.

Türeyiş Destanı

0 yorum | Devamını Oku...
Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürkler' den devralan Uygur Türkler' i, Türeyiş Destanı ile soylarının vücut buluşunu anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında hakim bir inanış olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar.

Uygur Türeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yakın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır.

Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya daha tecrit edilip kavimleşmiş bir soyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabiî bir devamı intibaını vermektedir.

Destan:
Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Öyle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların İnsanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı.

Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını İnsanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, İnsan ayağı az basan veya İnsan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi.

Bu evlenmeden birçok çocuklar doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.

Ergenekon Destanı

0 yorum | Devamını Oku...
Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türklerin üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: ''Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur!''

Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

O çağda Türklerin başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan'ın bir de Tokuz Oğuz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oğuz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: ''Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.'' Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye ''Ergenekon'' dediler.

Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oğuz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oğuz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ''Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtla varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.''

Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ''Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türklerin Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türklerin buyruğu altına girene kadar. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kağan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.

Bozkurt Destanı

0 yorum | Devamını Oku...
Bozkurt Destanı, bilinen en önemli iki Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon Destanı'dır; ayrıca Ergenekon Destanı'nın, Bozkurt Destanı'nın devamı olması güçlü bir olasılıktır). Bu destan bir bakıma Türkler'in soy kütüğü ve var olma öyküsüdür. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kagan'ın Orkun Anıtları'ndaki ünlü vasiyetinin ilk sözleri olan"Ben, Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum." tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır. Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Bozkurt Destanı'nın iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant arasındaki fark azdır ve Çinliler'ce yazıya geçirilirken ad ve sözcüklerin Çince'ye uydurulma gayreti yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi araştırmacılar, Türkler'le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu destan, Hunlar çağındaki Usun Türkleri'nin bir efsanesidir. Bu efsane, Hunlar ve Kurt adlı bölümde anlatılmıştır. Bozkurt Destanı, Çin'de hüküm sürmüş Chou hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde kayıtlıdır.


Bozkurt'tan türeyiş efsaneleri, Türk mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür. Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk özelliğini taşıyan birçok efsanede bu motifi bulmak mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı'na göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir. Batı Denizi'nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir göl olması da muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.

Türkler'in yeniden türeyişlerini anlatan bir destan olan Bozkurt Destanı'nın özeti aşağıda verilmiştir:

"...Türkler'in ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin ülkesinin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker) lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle, Türkler'in kökü tümüyle kazına... Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her yanı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dörtbir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar, atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar..."

Bu efsaneden anlaşıldığına göre, Türkler'in ilk yurtları, Orta Asya'nın batısına yakın bir yerde idi. Türkler, Turfan'ın kuzey dağlarına daha sonra göçmüşlerdi.

Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt destanı, burada bitmektedir. Çinliler daha sonra nelerin olduğunu açık olarak yazmıyorlar. Bu efsanenin son bölümü, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Oysa Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'ın yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile Moğollar'ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi bilmediklerini belirtir. Moğollar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köpektir.

Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.

Az önce bir özetini vermiş olduğumuz Bozkurt Destanı, Türk kültürü'ne derinlemesine etki yapmıştır. Bugünkü Moğolistan'ın Bugut mevkiinde bulunmuş olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler'den kalma Bugut Anıtı'nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır. Ayrıca Özbekistan'da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır...

Hun Dönemi Oğuz Kağan Destanı

0 yorum | Devamını Oku...
Nuh aleyhisselâmın oğlu Yâfes’in büyük oğlu Türk, doğuda yerleşmişti. Bunun ülkesine Türkistan denildi. Türklerin ilk atası olan Türk’ün oğullarından büyüğü Kara-Han, Karı-Sayram şehrini başşehir edinmişti. Yaylakları, İpanç şehri yakınlarındaki Or-Tag ile Kür-Tag, kışlakları da Porsuk şehri yanındaki Kara-Kum idi. Kara-Hanın kardeşleri; Or-Han, Kür-Han ve Küz-Han adlarını taşıyorlardı. Kara-Han, hârika olarak doğan oğluna bir yaşında iken ad koyacağı sırada, bu çocuk; “Ben sarayda doğduğumdan, adım Oğuz olsun.” deyince, herkes şaşırmıştı. Allah’ın varlığına ve birliğine inanan Oğuz, putperest annesinin sütünü sâdece bir defâ emdi. Babası, Oğuz’u, kardeşinin kızı ile evlendirmek isteyince o, Hak dîne girmeyi reddeden amcasının kızları ile evlenmedi.

Oğuz, gençliğinde; yılkıları (at sürüsü) ve insanları yiyen, çok korkulan, azgın bir canavarı öldürerek büyük şöhret kazandı. Oğuz’un, teklif edilen kızlar ile evlenmeyiş sebebini öğrenen babası Kara-Han ile amcaları, onun gizli ve kendi dinlerine uymayan bir din taşıdığını anlayarak, bir av sırasında öldürmeyi plânladılar. Suikastı anlayınca, baba ve amcasını öldürdü. Avlanırken Gök-Işık içinde beliren Gök-Kızı ile evlendi. Gök-Kızından üçüz oğlu olup; Gün-Han, Ay-Han, Yıldız-Han, bir rivayete göre de Gün-Alp, Ay-Alp, Yıldız-Alp adlarını verdi. Başka bir gün yine avlanırken, göl içindeki küçük bir adada, dünyâ güzeli Göl-Kızını gördü. Bununla da evlenen Oğuz, Göl-Kızından doğan üçüz oğullarına Gök-Han, Dağ-Han, Deniz-Han, başka bir rivâyete göre de Gök-Alp, Dağ-Alp, Deniz-Alp adlarını verdi. Sonra, Oğuz Han bütün halkını toplayarak, ulu bir toy (ziyâfet) verdi. Kırk yerde ağır sofralar kurdurdu. Toydan sonra Oğuz Han, beğler ile halka yarlıg (ferman) çıkararak, şöyle buyurdu:

“Ben sizlere oldum Kağan Alalım yay hem de kalkan Tamga olsun bize boyan Gökbörü olsun oranı Demir çıdalar olsun orman Avlakta yürüsün kulan İşte deniz, işte muran Gün olsun tuğ, gök korıkan.”

Bundan sonra Oğuz Han, dünyânın dört yönüne yarlıg yazdı. Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda şöyle deniyordu:

“Ben Türklerin kağanıyım; dünyânın dört bucağının da hâkimi olsam gerekir. Sizlerden itâatinizi istiyorum. Kim benim buyruğuma baş eğerse, el olursa, hediyelerini kabul eder, kendisini dost sayarım. Her kim de baş eğmezse, ona gazab eder, üzerine ordu çekip, baskın yapar, hemen astırıp, yok ederim!”.

Bu sırada sağdaki Çin Kağanı, kıymetli hediyelerle elçisini gönderip, itâatini saygı ile arz etti; onunla dost oldu. Soldaki Urum Kağan, itâatlerini bildirmediğinden ordusunu çekip, onların üzerine yürüyen Oğuz Han, kırk gün sonra Muzdağ (Buzdağı) eteğine gelince otağına güneyden bir ışık girdi ve içinden, gök tüylü, gök yeleli iri bir erkek böri (kurt) çıktı. Bu Gök-Böri konuşarak, Oğuz Han’a; “Ben senin orduna kılavuz olarak önde yürüyeceğim.” dedi ve böyle yaptı.

Muzdağdan sonra Gök-Börinin kılavuzluğunda batıya yürüyen ordusunun başındaki Oğuz Han, İtil-Müren (Volga Nehri) boyundaki Karadağ önünde yapılan savaşta, kalabalık ordulu Urum-Kağanı yendi, kaçırttı. Urum-Kağanın kardeşi olup, Oğuz’a itâat eden ve saklandığı kaleleri teslim eyleyen Urum-Beğin oğluna, itâatle teslim olması üzerine, Türkçe saklayan, koruyan manâsında “Saklar” (Eslar/Slav) adı verildi. Zaferden sonra, Uluğ-Ordu Beğ adlı birisi, ulu ağaçlardan yaptığı kayıklarla, orduyu İtil’den öteye-batıya, geçirdiğinden, Oğuz Han onu mükâfâtlandırarak, İtil’in batısındaki ülkeleri ona bağışladı ve kendisine oğyuk-ağaç mânâsında Kıpçak-Beğ adını verdi.

İtil Nehri kuzeyinden karanlıklar ülkesinde yaşayan Kıl-Barak veya İt-Barak kavmini de itâat altına alan Oğuz Han, anayurdu korumak için, Uygun uruğunu vazifelendirmiştir. Anayurttan, Afgan ve Hind üzerine sefere çıkan Oğuz Han, yolda her zaman bindiği ala aygırı kaçıp, tepeleri dâimî karlı Muzdağın karları içine gitti. Buna çok üzülen Oğuz, ordusundaki cesur, soğuğa dayanıklı bir beğin, dokuz gün içinde gidip bu atı karlar içinde tutup, getirmesine çok sevindi. Onu mükafâtlandırarak Tanrıdağlar bölgesinin karlı yaylaklarını ona bağışlayıp; “Sen, buradaki beğlere baş ol ve senin adın hep Karluk olsun.” dedi.

Afgan ve Hind ellerini fethetti. Sonra, İran üzerine Horasan’a yürüdü. Yolda, duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı ve kapısı demirden ulu bir konak gördüler. Bunun kilitli kapısını açmak, çok zor olduğundan, Oğuz Kağan pek becerikli, hünerli bir kişi olan askerlerinden Tömürdü-Kağul adlı birisine, Kal-Aç diyerek, buranın kapısını açmasını buyurdu.Seferde yağmalar ve savaşlarda alınan ganimetlerini taşımak için ağaç araba yapan usta askeri çok beğenen Oğuz Han, ona yüklü arabanın yürürken çıkardığı“Kang-Kang” sesine göre Kanglı adını verdi.

Oğuz Han, Dağıstan’daki Tarku ve Derbend bölgelerini fethederek oradan Şirvan, Aran, Mugan ve Gürcistan ülkeleri üzerine gelip buraları da feth eyledi. Yaz sıcağında, ordusuyla Sabalan ve Arar dağlarındaki Alatağ (Ağrı Dağı) yaylaklarında ordusu ile yayladı. Her iki dağa da Türkçe adlar verildi. Oğuz Hanın, bu çevrede fethettiği ülkeye Türkçe Azar-Baygan adı verildi.

Oğuz Han, Alatağ yaylasında iken Gürcistan, Irak, Anadolu ve Suriye ülkelerine elçiler gönderip, itâat etmelerini bildirdi. Kış gelince Mugan Çölünü geçerek, ordusu ile orada ve Kür ile Aras nehirleri arasındaki Aran (Karabağ) kışlağında kışladı. Baharda Gürcüler itâat ettilerse de sonradan caydılar. Oğuz Han, kendi oğullarını, iki yüzer kişi ile bu küçük kavmin üzerine gönderdi ve buradan ordusuna erzak tedârik ettirdi.

Alatağ’dan ordusu ile sefere çıkan Oğuz Han, Anadolu ve Irak üzerine yürüdü. Buraların uluları gelerek, savaşmadan itâat ettiler. Kış bastırınca, Oğuz Han, ordusu ile Dicle Nehri boyunda kışladı. İlkbaharda Şam üzerine yürüdü. Bütün Raka ve Şam ülkesi itâat ettiyse de üç yüz altmış kale kapılı Antakya şehri direnince, bir yıl süren kuşatmadan sonra, burası da zaptedildi. Oğuz Han, Antakya’da tahta geçti. Yanındaki doksan bin askerini bu şehre yerleştirip, kışladı. Askerlerin çoluk çocuğunu da bu ulu şehirde barındırdı. Bu şehirden Altı oğlunu (Filistin ve Mısır ülkeleri) Tekfur’un üzerine öncü olarak gönderdi. Eğer itâat etmezse ordusu ile kendisinin de geleceğini bildirdi. İki gün ve iki gece süren savaşta yenilen Tekfur, yakalanarak Antakya’da Oğuz Hana gönderildi. Oğuz Han itâatini arz eden Tekfur’u haraca bağlayıp yeniden kendi ülkesine hâkim tâyin etti. Yunan ve Frenk ülkesinin durumunu Tekfur’dan öğrenen Oğuz Han, üç oğlunu Yunan, üç oğlunu da Frenk ülkelerini itâat ettirmeğe gönderdi. Tekfur da kendi elçisi ile bu iki ülkeye tez elden şu haberi yolladı: “Bu Oğuzlar, çok büyük kudret ve kuvvet sâhibidirler. Güneşin doğduğu yerden buralara kadar bütün ülkeleri ellerine geçirmişlerdir. Onlara hiç kimse dayanamaz. Siz de kendi isteğinizle, yıllık vergi vererek, onlara itâat ediniz. Karşı çıkıp da halkınız kırılmasın.” Sonunda, Frenk ve Yunan ülkeleri itâat edip, haraca bağlandılar. Üç yıl Antakya’da kışlayan Oğuz Han, Bağdat İsfahan yolu ile İran’a gelip, Demevan Dağından, Horasan-Herat (Afgan) yolu ile ülkesine dönmeğe karar verdi.

Oğuz Han Amuderya’yı (Ceyhun) geçerek, Ilak ülkesindeki Semerkand bölgesine vardı. Buhara sınırındaki Yalbulağaz mevkiine geldi. Anayurduna erişti. Elli yılda dünyâyı feth eden ulu cihangiri, Kanglı ve Uygurlar, dokuz günlük yoldan gelerek karşıladılar. Kürtak Yaylağına gelen Oğuz Han burada, bin evi doyuracak koyun ile dokuz yüz kısrak kestirerek, ulu bir toy verdi. Oğuz Hanın yanında soylu, yaşlı, uzun tecrübeli ve ak saçlı bir Düşüme(vezir) vardı, adı Uluğ-Türk idi. Bu vezir, bir gün rüyâda gördü ki, bir Altın Yay doğudan batıya doğru gidiyor. Uyanıp, rüyâyı, Oğuz Hanın ve neslinin cihan hâkimiyetine tâbir etti. Bunun üzerine Oğuz, oğullarını çağırıp, avlanmalarını istedi. Büyükler doğuya, küçükler batıya doğru ava çıktılar. Gün, Ay, Yıldız yolda bir Altın-Yay; Gök, Dağ, Deniz de yolları üzerinde üç Gümüş-Ok bularak dönüp babalarına getirdiler. Buna çok sevinen Oğuz Han, okların herbirini küçük oğullarının birisine verdi: “Ok, yaya tabidir, onu atarken de öyle olunuz” dedi. Sonra dönüp, Altın-Yay’ı üçe bölerek, her parçasını büyük oğullarından birisine verdi: Bunlara, Boz-Oklar dedi. Sonra, büyük kurultay toplayarak, yanına kırk kulaç boyunda bir direk diktirip, üzerine bir altın tavuk koydu ve dibine bir Akkoyun bağladı; soluna da kırk kulaçlık direk diktirip, üzerine bir Gümüş-Tavuk koydurdu ve dibine bir Karakoyun bağladı. Oğullarından Bozokları, sağ (doğu) yanına, üç-okları da sol (batı) yanına oturtarak, kırk gün, kırk gece yiyip içtiler. Ulu toy yaptılar. Sonra Oğuz Han ülkesini altı oğlu arasında bölüştürdü ve rûhunu teslim etti.

Şu Destanı

0 yorum | Devamını Oku...
Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı İskender, İran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı Şu idi. Bu Destan Türklerin İskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatılmaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de İskender’den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir. Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir:

İskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da hükümdar Şu isminde bir gençti. İskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu. Bu sebeble de İskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. İskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar.

Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. İskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor anlamında ” Türk maned ” dedi. Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de İskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır.

Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar Şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak İskender’in öncülerini bozguna uğrattılar. Sonra iskender ile Şu barıştılar. İskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu.

Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir. Bu destana göre İskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. İskender Türkistan’da mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler İskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

Hakkımızda

Bu Sayfa Üzerinde Aklınıza gelecebilecek tüm sorulara cevap arayacağız, sormak istediginiz birşey varsa iletişim kısmından yazabilirsiniz.

Takip Listemizden

İstatistikler


Sitemizde 33 kategoride toplam yazı bulunmaktadır!

Görüntülenme

back to top