10 Ocak 2013 Perşembe

Karbon Monoksit Zehirlenmesi – Soba zehirlenmesi

0 yorum | Devamını Oku...

Karbon monoksit gazının yol açtığı zehirlenme. Karbon monoksit zehirlenmesine sık rastlanır. Bu gaz, %6-%12 arasında değişen oranlarda havagazında bulunur. Bundan başka odun, kömür, petrol ve petrol türevlerinin bütün tamamlanmamış yanmalarından da karbon monoksit gazı elde edilir.
Karbon monoksit zehirlenmesi kaza ile ya da intihar amacı ile meydana gelir. Kaza ile meydana gelen karbon monoksit zehirlenmelerinin başlıca nedenleri, havagazı borularında aşınma sonucu meydana gelen çatlaklardan ya da tesadüfen açık bırakılmış havagazı musluklarından gaz sızmasıyla dar ve az havalandırılmış odalarda havayı iyi çekmeyen soba ve şömine yakılmasıdır. Bazen de toprak altındaki havagazı borularında çatlamalar meydana gelir. Bunun sonucu bu çatlaklardan gaz kaçağı olur. Havagazı toprak altındaki katmanlardan geçerken süzüldüğünden kokusunu da kaybeder. Bu tür havagazı zehirlenmelerinde havagazının kendine özgü kokusu yok olduğundan korunma olanağı yok gibidir.
Karbon monoksit gazının zehirleyici bir nitelik taşıyabilmesi için havada ulaşması gereken miktarlar vardır. Karbon monoksit havada %0,02 oranında bulunursa zehirli değildir. Bu miktar %0,5 olursa zehirleyici nitelikle bilinir; fakat bu oran öldürücü değildir. Havada %1 oranında bulunan karbon monoksit insanı yavaş yavaş öldürür. Oran %0,10′a ulaşırsa kısa zamanda insanı öldürür; bu havanın solunmasından aşağı yukarı yarım saat sonra ölüm meydana gelir.
Karbon monoksitin zehirleyici özelliği, bu gazın akciğer peteklerinde, büyük bir kolaylıkla kandaki hemoglobin ile birleşerek karboksihemoglobin adı verilen dayanıklı bir bileşik meydana getirmesinden ileri gelir. Karbon monoksit ile birleşmiş olan hemoglobin artık vücuttaki işlevini yapamaz, yani havadaki oksijeni hemoglobin şeklinde akciğerde tutamaz ve oksijeni bütün dokulara iletemez.
İvegen karbon monoksit zehirlenmesinden meydana gelen ölüm, soluk tıkanımı (boğulma) ile meydana gelen ölüme benzer. Fakat bu boğulma, solunum darlığı, boğazı sıkılarak boğulma, asılarak boğulma, suda boğulma gibi bir dış boğulma değildir. Dış boğulma havanın ve havada %21 oranında bulunan oksijenin akciğer petekleri içine varamaması sonucudur. Karbon monoksit zehirlenmesi ise bir iç boğulmadır. İç boğulma olayında, akciğer peteklerinde kandaki hemoglobin ile birleşmek için oksijen bulunmakla birlikte bu oksijen kana karışamaz. Karbon monoksit ile birleşmek hemoglobine daha uygun gelir. Bu nedenle oksijeni almaz, karbon monoksit ile birleşmek yerine, akciğerlerdeki oksijeni alıp çeşitli dokulara iletmek gibi zor bir görev hemoglobin için daha güçtür.
İvegen karbon monoksit zehirlenmesinin belirtileri her kişiye göre değişir. Çok duyarlı kişilerle bu zehirli gazı %0,10′dan daha yüksek yoğunlukta soluyanlarda ölüm birkaç dakika içinde ya da hemen, yukarıda açıklanan boğulma mekanizmasına göre meydana gelir.
Zehirlenme hallerinin büyük bir kısmında aşağıdaki gelişme görülür. İlk evrede genel bir halsizlik, şiddetli baş ağrıları, yüze kan akımı ve yüzün kızarması, kulaklarda uğultular, baş dönmeleri, bulantı ve kusma gibi belirtiler görülür.
İkinci evrede ise özellikle bacaklardaki kaslarda yorgunluk, nabız ve kalp atışlarının zayıflaması ve ritimlerini kaybetmesi, tansiyonun düşmesi, solunum güçlüğü, göğüs ve karın derisi üzerinde beliren kırmızı lekeler, eklem uçlarının soğuması, uyku hali, zaman zaman komaya kadar varan beyin uyuşukluğu gibi yozlaşmalar ortaya çıkar. Eğer ilk yardım vakit geçirmeden ya da solunan karbon monoksit vücuttaki öldürücü dozuna ulaşmadan uygulanırsa, hasta kurtulur. Bu durumda bir üçüncü evre oluşur. Bu evre bilincin yerine gelmesi, yani koma halinin yok olması kesikli olarak ortaya çıkan çırpınma krizleri, bulantı, kusma ile belirlenir. Üçüncü evre sonunda, geçici bir zaman için önemli bir bellek yitimi de görülebilir. İyileşme yavaş yavaş olur.
Öldürücü zehirlenme hallerinde kandaki tüm hemoglobinin %6570′i karbon monoksitle birleşir; karboksihemoglobin oluşunca da ölüm olur. Başka bir deyişle oksijeni akciğerlerde oksihernoglobin şeklinde tutarak, insan organizmasının çeşitli dokularına iletecek olan kandaki hemoglobin miktarı toplam hemoglobin miktarının %3035′ine düşerse ölüm meydana gelir. Bu nedenle %6570 oranına öldürücü zehirlenme katsayısı adı verilir.
Karbon monoksit zehirlenmelerinde hekim gelene kadar mutlaka ilk yardım tedavisi yapılmalıdır. Zehirlenmiş kimse hiç zaman kaybetmeden açık havaya çıkarılmalı; daha uygun koşullar altında temiz hava solunması için elbiseleri çıkarılmalı ve solunum yollarının daima açık olması sağlanmalıdır. Yapay solunum ve aynı anda oksijen verme işlemi dokuların ölmemesi için yapılır. Gerek yapay solunum gerekse oksijen verme uzun zaman hatta saatlerce yapılmalıdır. Çünkü hasta çoğu kez kurtulacağı umutlarının tümüyle yitirildiği sırada kendine gelebilir.
Kalbi güçlendirici ilaçların şırınga edilmesi kalbi ve kan dolaşımını uyarır, bunların yozlaşmasını önler. Göğüs ve yüz soğuk su ile yıkanır. Ayrıca hastaya sirke, amonyak buharı gibi keskin kokulu maddeler koklatılır. Hastanın zehirli kanı alınıp, bunun yerine temiz kan verilir. Kan değiştirme çok yararlı sonuçlar doğurmakla birlikte hastane dışında uygulanması mümkün değildir. Bu nedenle doktor bu işlemi önerdiğinde hastayı hastaneye kaldırmak gerekir.
Karbon monoksitten meydana gelen süreğen zehirlenmelere okskarbonizm adı verilir. Bu tür karbon monoksit zehirlenmesine özellikle kömürle işleyen fırınlarda, kömür ocaklarında, kömürle beslenen yüksek fırınlarda, havagazı tesislerinde çalışan işçilerde ve gaz motoru ile çalışan taşıtların sürücülerinde rastlanır.
Süreğen karbon monoksit zehirlenmesinin başlıca belirtileri, şiddetli bir kansızlık şeklin de ortaya çıkar. Çünkü alyuvarlardaki hemoglobinle birleşen karbon monoksit alyuvarları tahrip eder. Bundan başka süreğen karbon monoksit zehirlenmelerinde aşırı bir zayıflama, şiddetli baş ağrısı, sinirsel ve ruhsal bozukluklar görülür. Süreğen karbon monoksit zehirlenmelerinde ilk yapılacak iş, zehirlenen kimseyi iş yerinden uzaklaştırmaktır. Bundan sonra kansızlığa karşı gerekli tedavi uygulanır ve hastaya organizmayı düzelten ilaçlar verilir.

Soba zehirlenmesine karşı 10 altın kural

0 yorum | Devamını Oku...

Ülkemizde her yıl yüzlerce kişi soba zehirlenmesinden hayatını kaybediyor. Oysaki çok basit önlemlerle bunun önüne geçilebilir. İşte küçük ama etkili olacak hayat kurtaran öneriler:




Ülkemizde her yıl özellikle kış aylarında yüzlerce kişi sobadan sızan karbon monoksitgazı nedeniyle zehirlenerek hayatını kaybediyor. Yalnızca geçtiğimiz hafta Gaziantep'te 1 kişi ve Eskişehir'de aynı aileden 3 kişi zehirlenme sonucu hayatını kaybetti. 

Tüm uyarılara rağmen her yıl hidrokarbon (HC) içeren fosil yakıtların (kömür, petrol, doğal gaz vs) bilinçsizce yakılmasından kaynaklanan zehirlenmelere bağlı ölüm sayısı artmakta. Yetkililer havaların soğuması ve özellikle lodosun etkili olduğu günlerde vatandaşların soba zehirlenmelerine karşı dikkatli ve tedbirli olmalarını istiyor. Vatandaşlara soba seçiminden yakma biçimlerine, LPG'li ısınma araçlarının kuruluşundan baca temizliğine kadar alması gereken önlemlere uymaları konusunda uyarılar yapılıyor.
Doğalgazın kullanılmadığı Anadolu'nun birçok kentinde sobayla ısınma çok yaygın olarak kullanılan bir yöntem. Soba yakımı doğu yapılmadığında zehirlenme ve yaralanma gibi istenmeyen sonuçlar doğuruyor. Havaların soğumasıyla birlikte, yanlış soba seçimi, soba yakımı ve boruların eksik izolasyonu nedeniyle üzücü olayların yaşanmaması için vatandaşların dikkat etmesi gerekiyor. 

Soba zehirlenmeleri nedeniyle birçok vatandaş hayatını kaybettiğini belirten yetkililer söz konusu üzücü olayların yaşanmaması için vatandaşları soba kullanımı konusunda uyardı. Zehirlenme durumlarında hasta bulunduğu yerden temiz havalı bir yere taşınmalı ve hemen suni solunum yaptırılmalı. Hasta vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna götürülmeli.
Kışın soba faciası yaşamamak için şu uyarıları dikkate alın:
1- Tekniğine uygun imalatı, temizliği ve bakımı yapılmayan bacalar zehirlenmelere ve yangınlara neden olur. Bacalar, kömür gibi fazla miktarda is bırakan yakıt kullanıldığı takdirde 2 ayda bir, diğer yakıtlar (sıvı ve gaz gibi) kullandığı takdirde ise 3 ayda bir temizlettirilmeli. 
 2-Kullanılan yakıtın standartlara uygunluğu kontrol edilmeli. İzin belgesi olmayan satıcılardan kömür alınmamalı. 
3- Yatmadan önce sobaya kesinlikle yakıt konulmamalı. 
4-Binaların yangından korunması yönetmeliklerine mutlaka uyulmalı. 
5-Baca gazlarının soğumasını azaltmak, baca tepmesini önlemek ve hava şartlarının etkisini azaltmak için bacalar yalıtılmalı veya baca duvarı et kalınlığı en az 10 cm. olmalı. 6-Bacalara, yağmur suları, kuşlar, ağaç yaprakları vb maddelerin girmesini engellemek için mutlaka başlık kullanılmalı. 
7-Soba tutuşturulurken yakıtın üstten yanması sağlanmalı, böylece soba içinde ortaya çıkan zehirli gazlar yanarak sobayı terk ederler. 
8-Şofben zehirlenmeleri genellikle gaz kaçaklarından değil, yeterli havalandırma yapılmayan yerlerde, oksijen oranının düşmesi sonucunda karbonmonoksit oranının yükselmesiyle gerçekleştiği için şofbenin kullanıldığı yere sürekli temiz hava girmesi sağlanmalı. 
9-Bacalar yatak odalarından, merdiven sahanlığından, bina girişlerinden, havalandırma boşluklarından, çatı arasından, banyo ve tuvaletten geçirilmemeli. 10-Gece yatarken soba kesinlikle açık bırakılmamalı.

Neden lodosta soba zehirlenmesi daha çok oluyor
Türkiye'de Güneybatıdan esen lodos, güneyden estiği için genellikle sıcak hava taşıyan bir rüzgârdır. Dumanın yükselme hızı, dumanın sıcaklığı ile etrafını saran havanın sıcaklığı arasındaki farka bağlıdır. Diğer bir deyişle, bacadan çıkan duman ve gazlar kendilerini soğuk bir ortamda bulduklarında hızla yükselebilirler. Sıcak bir rüzgâr olan lodos, dış ortam sıcaklığını arttırdığı için sadece sobayı boğmaz aynı zamanda bacanın çekiş gücünü de büyük ölçüde azaltır.
Zaman

Soba zehirlenmesi nasıl olur

0 yorum | Devamını Oku...

Uzmanlar, kış öncesi kömür sobasından kaynaklanan karbonmonoksit zehirlenmelerine karşı vatandaşları uyardı.



Havaların soğuması ile birlikte sobalardan sızan gazın ölümlere sebep olduğunu ifade eden uzmanlar, soba yakılırken dikkat edilmesi gereken hususları sıraladı. Uzmanlara göre, sobanın kurulmasında dikkat edilmesi gereken hususlardan biri boruların kısa tutulması. Hava çekişini zayıflatmamak için boru baca içine fazla sokulmamalı. İyi yanma için baca temiz olmalı ve çıkan gazların dağılabilmesi için en yakın binadan 6 metre uzaklıkta yer almalı.

Yılda en az bir kere temizlenmesi gereken bacalarda, zehirli gazların oda içine gitmesini önlemek için rüzgara göre yön değiştiren kapak kullanılmasında yarar var. Borularda en az iki dirsek olmalı, üzerlerinde de çatlak bulunmamalı. Verimli yanma için sobaların günlük temizlenmesi, yatarken yanmakta olan kömüre ilave konulmaması önemli.

Kömürün tam yanmasını sağlamak açısından kullanılan kömüre uygun soba seçilmeli. Özellikle uçucu madde içeriği az ithal kömürler alttan yakılmalı. Yerli kömürler ise üstten tutuşturulmalıdır. Sobalardan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenmemek için kaliteli kömür kullanımına, baca temizliğine, gece yanan soba üzerine kömür atmamaya ve lodoslu havalarda soba yakmamaya dikkat edilmeli.

KALİTELİ KÖMÜR KULLANIN

Vatandaşların kömür alırken de dikkat etmesi gerekiyor. Kömür satın alırken kül ve kükürt oranına, nem miktarına ve kalorisine dikkat edilmeli. Nemi yüksek, kalorisi düşük kömürler verimsiz olduğu için tercih edilmemeli. Çünkü kömürdeki nem miktarı artıkça yanma sonucu açığa çıkan ısı miktarı azalır. Satın alınan kömürün nemine mutlaka dikkat edilmeli. Kül ve nem oranı yüksek iki ton kalitesiz kömür yerine, kalorisi yüksek bir ton kömürle ısınmak mümkün. Kalori değeri yerli kömür için en az 4 bin kilokalori, ithal kömürde ise 6 bin kilokalori olmalı.

İHA

Soba Zehirlenmesi

0 yorum | Devamını Oku...
Karbon monoksit renksiz, tatsız, kokusuz, yanıcı, zehirli bir gazdır. Duvarlardan bile sızabilir. Vücuda solunum yolu ile girer. Karbon monoksit vücutta parçalanmaz, solunum yoluyla dışarı atılır. Karbon monoksit zehirlenmeleri sıklıkla kapalı bir ortamda meydana gelen yanma sırasında olur (bacası çekmeyen şofben, soba, ocak gibi) ayrıca karbon monoksidin kullanıldığı veya üretildiği iş kollarında da meydana gelebilir. Solunum zehiri olan karbon monoksitle meydana gelen zehirlenmelerde kısa süre içerisinde tıbbi müdahele yapılmazsa, zehirlenemeler ölümle sonlanabilir.
Tehlike kaynakları
- Kapalı ortamda meydana gelen yanmalar (açık ocaklar, bacası çekmeyen soba - şofbenler, bacasız gaz sobaları gibi).
- Isıtma amacıyla kullanılan her tür soba ve ocakta (havagazlı, linyitli, kok kömürlü v.b.) yanma sırasında oluşur.
- Karbon monoksit, havagazı ve jeneratör gazlarının bileşiminde bulunur. Ayrıca kokhane gazlarında, yangın ve patlamalarda çıkan dumanlarda vardır.
- Motorların ekzos gazlarında vardır (benzinli motorlarda çok, di esel motorlarında daha az.). Özellikle kapalı garaj, park binaları, feribotlar, motor onarım ve bakım işlikleri bu bakımdan tehlikelidir. Ayrıca:
- Yanlış yapılmış ve defektli her tür ısıtma sistemleri,
- Açık ocaklar,
- Karbon monoksitli gazların üretimi, dağılımı, kullanımı,
- Tünel, maden ocağı gibi yerlerdeki yangın ve patlamalar,
- Kimya endüstrisinde karbon monoksit kullanılan işlemler, başlıca tehlike kaynaklarıdır.
Etki Şekli
Karbon monoksidin zehirli etkisi hemoglobine (Hb) (kanda oksijen taşıyan eritrositlerin (kırmızı kan hücrelerinin) içeriğinde bulunan bir madde) oksijene göre çok daha fazla bağlanmasından kaynaklanır. Ortaya çıkan karboksihemoglobin (CO-Hb) hipoksemiye neden olur. Bu birleşme geri dönüşümlüdür, yani ayrılabilir.
Karbon monoksidin hemoglobine olan bağlanma kapasitesi, oksijeninkinden ortalama 300 kez daha güçlüdür. CO-Hb bileşiminin tüm vücut genelindeki durumu zehirlenmenin derecesini belirler. Bu da şu etkenlere bağlıdır:
- Soluk alma havasındaki CO konsantrasyonu,
- Solunum dakika hacmi, etki süresi,
- Hemoglobin miktarı.
Zehirlenme (Akut)
Hemoglobinin % 20si CO-Hbe dönüştükten sonra belirtiler giderek şiddetlenir:
- başağrısı
- baş dönmesi
- bulantı, kusma,
- taşikardi ve kan basıncı yükselmesi,
- bazen pektanjinöz yakınmalar,
- kulak çınlaması,
- dalgınlık,
- genel bitkinlik,
- apati,
- bazen kas kranpları,
- cildde kiraz kırmızısı renk,
- bilinç kaybı (% 50 CO-Hb oluşumunda),
- Ölüm (% 60-70 CO-Hb oluşumunda)
Kronik Sağlık Bozukluğu
Düşük miktarlarda uzun süre maruziyete bağlı zararları öncelikle merkezi sinir sistemi ve kalpte ortaya çıkar.Dar anlamda kronik karbon monoksit zehirlenmesi tartışmalıdır. Ne var ki, yinelenen, az miktarda, ancak uzun süreli maruziyetlerde, psikolojik ve sinirsel bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Akut zehirlenmelerinin bıraktığı sekeller de bunlara katılabilir.
- Uyku, bellek bozuklukları, parkinsonizm,
- görme ve konuşma bozuklukları,
- kalpte aritmiler, miyokard zararları.
Özel Laboratuvar Testleri
Kanda karboksihemoglobin (normalde kandaki Hbnin % 1i COHbdir, sigara içenlerde % 10a kadar saptanabilir, tolere edilebilen üst sınır: % 20, eksitus: % 60-70)
Solunum (dışarı verilen) havasında karbon monoksit.
İlk Yardım
- kazada yerinden uzaklaştırma, temiz havaya çıkarılmalıdır
- suni solunum,
- gerekirse entubasyon,
- oksijen verilir
- solunum ve dolaşıma yardımcı ilaçalr verilir,
- hasta sıcak tutulmalıdır.
Suni solunum ve gerekirse kalp masajı uzun süre yapılmalıdır.
Karbon monoksitle ilgili bazı teknik bilgiler:
Formülü : CO
Rölatif Molekül ağırlığı : 28,1
Kaynama noktası : -191,5C
Ergime noktası; : -205°C
Yoğunluk (0°C) : 1,25 g/It.
Buhar yoğunluğu (hava = 1) : 0,97
MAK değeri: 50 ppm (sm3/m3)= : 55 mg/m3

7 Ocak 2013 Pazartesi

Yeni Türk Harflerinin Kabulü - 1 Kasım 1928

0 yorum | Devamını Oku...

1 Kasım 1928'de, Arap harfleri yerine Latin esasından alınan harfler, Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer vererek, Türk harfleri adı ile 1353 sayılı Kanunla kabul edilmiştir.
Harf İnkılabı, yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk harflerinin alınmasını ifade eder.
Arap harflerinin Türkler tarafından kullanılması, İslamiyet'in kabulünden sonra başlamış, ancak bu harfler, Türk diline hiçbir zaman uymamıştır.
Harf İnkılabının ilk mutlu müjdesini büyük Atatürk, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul'da Sarayburnu Parkı'nda düzenlenmiş bir şenlik sırasında, halka duyurmuştur:
"Arkadaşlar,
Bizim düzenli ve zengin dilimiz, yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak zorundasınız. Anladığınızın sonucu olan eserlere yakın bir zamanda bütün dünya şahit olacaktır. Buna kesinlikle eminim.
Çok işler yapılmıştır, ancak bugün yapmaya zorunlu olduğumuz çok gerekli bir iş daha vardır: Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Buna vatanseverlik ve milliyetseverlik görevi biliniz."
1 Kasım 1928'de, TBMM'de açış konuşmasını yapan Atatürk, yeni alfabe hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyordu:
"Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. Büyük Türk Milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit bir tecrübe Latin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır.
Büyük Millet Meclisinin kararıyla Türk harflerinin katiyet ve kanuniyet kazanması bu memleketin yükselme mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır".
Yeni Türk harfleri, aynı gün 1 Kasım 1928'de 1353 sayılı kanunla Türkiye Büyük Millet Meclisinde oy birliği ile kabul edilmiştir.


Türk Kadınlarına Seçme ve Seçilme Hakkı Tanıyan Yeni Belediye Kanununun Kabulü - 03 Nisan 1930

0 yorum | Devamını Oku...
Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadınının
kahramanlığına ilişkin bir kartpostal.

Kadın, yaşayan bir toplumun, bir milletin en temel ögelerindendir. Erkeği ve çocuklarıyla o toplumun içinde binlerce yıl geriden gelen bir yaşamı beraber şekillendirmiş ve gelecekte de yaşamın şekillendirilmesini sağlayacak en önemli unsurdur. Türk kadını geçmiş yüzyıllardan yaşadığımız çağa kadar üzerine düşen bütün görevleri başarıyla yerine getirmiştir. ATATÜRK Türk kadınını şöyle tanımlar:
“Ey kahraman Türk kadını, sen omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
“Dünyada hiçbir milletin kadını, “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim diyemez.”
“Kimse inkâr edemez ki bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin hayat kabiliyetini tutan hep kadınlarımızdır.”
ATATÜRK yalnız bu sözleriyle değil, daha başka pek çok defa övdüğü Türk kadınının İstiklal Savaşı’nda, elindeki silahla gönüllü olarak dövüşerek kan döküp şehitler verdiğini ve aynı zamanda analık görevi ile diğer görevleri de en sert koşullar içerisinde başardığını belirtmiştir.
Elinde silahıyla cephelerde mücadele eden pek çok Türk kadını vardır. Nene Hatun, Tayyar Rahmiye, Gördesli Makbule, Erzurumlu Fatma Seher, 70’inci Alay Komutanı Hafız Halit Bey’in kızı Nezahat, isimli Kuvayımilliyeciler tarihe geçmiş kadın savaşçılarımızdan birkaçıdır.

   Bütün bu girişimlerinde kadınlarımızı yöneten ne bir kanun ne de bir yönetmelik vardır. Her şeyi gönüllü olarak yapmaları onlara ayrı bir büyüklük ve değer katmaktadır.
      ATATÜRK 21.03.1923’te şöyle sesleniyor: “Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun ve keresteyi getiren, mahsulleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısı ile kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur. Binaenaleyh, hepimiz bu büyük ruhlu, büyük duygulu kadınlarımızı şükran ve minnetle ebediyen şerefli (tâziz) ve kutsal sayalım (takdis edelim.)”demiştir.


ATATÜRK, İzmir Kız Lisesinde
ATATÜRK inkılaplarının toplumumuza etkisi bakımından en önemlilerinden birisi şüphesiz kadın hak ve özgürlüklerini sağlamış olanıdır.
1923’te Cumhuriyetin ilanı ile Türkiye yeni bir döneme girmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde yeni kanunların hazırlanmasında; mebus adedi belirlenirken kadınların da millet ferdi olarak sayılması ve vatandaşlık hakkına sahip olması konusu görüşülmüştür.

1925’teki nutuklarında ATATÜRK, kadın meselesinde şunları söylemektedir: “Bir milletin yalnız erkeklerinin ilerlemesiyle o millet yükselemez. Çünkü eğer kadın aynı ölçüde ilerleme hâlinde olmazsa erkeğin yükselmesi mümkün değildir.”
Böylece ATATÜRK’ün telkin ve istekleri kadınların da kültürlü olmalarına işaret etmektedir. Medeni Kanunun 1926 yılında kabulü ile aile hayatına yenilikler getirmiş ve kadına erkekle eşit haklar tanımıştır. ATATÜRK, kızların hemen hemen her meslekte yetişmeleri, tahsil sahibi olabilmeleri ile iş ve düşünce hayatına büyük bir ölçüde katılımından yana olduğunu belirtmiştir. Bu amaçla İstanbul’da “Türk Kadınlar Birliği” kurulmuştur.
ATATÜRK’ün manevi kızı Afet İNAN konferans sırasında
3 Nisan 1930’da da Mecliste müzakeresi bir yılda tamamlanan yeni Belediye Kanunu kabul edildi. Böylece kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmış oldu.

Aynı gün Afet İnan, Türk Ocağı merkezinde Türk kadınlarının seçim haklarına ilişkin verdiği konferansta: “Kadın seçim hakkını almalıdır, çünkü demokrasinin mantığı bunu gerektirir” diyerek sözünü tamamlamıştır.

Atatürk ve ilk kadın pilotumuz olan manevi kızı Sabiha Gökçen
1930 yılı Belediye Seçimleri kadınlara, “Seçimlere katılma, belediye meclislerine üye olma, seçimlerde aday olma hakkını” sağlaması nedeniyle oldukça büyük önem kazanmış ve dikkat çekmiştir. Kadınlara tanınan haklar Türkiye’nin demokratikleşmesinin en önemli göstergelerinden biri olmuştur.

İlk kadın doktorlarımızdan bir grup

Ankara Ticaret Lisesinde daktilografi dersi
Bu gelişmelerin ardından 26 Ekim 1933’te, kadınlara Köy İhtiyar Heyetleri için yapılan seçimlerde seçme ve seçilme hakkı vermek amacıyla, Köy Kanununda değişiklik yapıldı.
3 Aralık 1934’te Anayasanın 10. ve 11. maddelerindeki “her erkek Türk” ifadesi “kadın, erkek her Türk” şeklinde değiştirilmiş ve meclise kanun teklifi yapılmıştır.
5 Aralık 1934’te de Türkiye Büyük Millet Meclisi kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyan yasayı kabul ederek, Türk kadınına yasalar önünde erkeklerle eşit haklar verilmiştir.
Böylece Türk kadını ATATÜRK’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimle pek çok Avrupa ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkını kazanmıştır.



Türk adliyesinde kadın hâkim ve avukatlar görev başında (1938). İlk kadın Avukat Beyhan Hanım, 28 Kasım 1928 günü İstanbul’da duruşmaya çıkmış ve bir kadını savunmuştur.






Montreux Boğazlar Sözleşmesi - 20 Temmuz 1936

0 yorum | Devamını Oku...

Lozan Konferansı'nda Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında genel barış görüşmeleri sürerken Boğazlar rejiminin genel çerçevesini ortaya koyan bir Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştı. 1923 Boğazlar Sözleşmesi İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya(Sırp, Hırvat, Sloven Krallığı), Sovyetler Birliği ve Türkiye tarafından imzalandı. Bu sözleşme ile barış ve savaş zamanlarında ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi serbest bırakılmıştı.
1936 senesine kadar Boğazların uluslararası idaresi Türkiye için bir tehlike teşkil etmiyordu. Fakat İkinci Dünya Savaşı arifesinde Avrupa'da birçok siyasi değişiklikler oldu. Boğazların herhangi bir tecavüze karşı korunmasını üzerine alan devletlerden İtalya, Habeşistan'a saldırdı. Japonya ise kendiliğinden Milletler Cemiyetinden çekildi. Bundan başka dünya barışının korunması için toplanan konferanslar da bir neticeye varmadan dağılmış, bütün devletler yeniden silahlanmaya başlamışlardı.
Siyasi havanın bozulduğunu gören Atatürk, Boğazlar meselesini kesin olarak halletmeye karar verdi. Türk Hükümeti, Milletler Cemiyetine müracaat ederek Lozan Antlaşması'ndaki Boğazlara ait hükümlerin değiştirilmesini istedi. Bunun üzerine İsviçre'de Montreux şehrinde bir konferans toplandı ve 20 Temmuz 1936'da Montreux Boğazlar Sözleşmesi Türkiye, İngiltere, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Japonya ve Sovyetler Birliği arasında imzalanmıştır. Konferansa katılmamış olan İtalya Boğazlar Sözleşmesi'ne sonradan 2 Mayıs 1938'de katılmıştır. Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin esas maddeleri şunlardır:
   - Boğazlar kayıtsız şartsız Türk hükümranlığına bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.
   - Barış zamanında her devletin ticaret gemileri serbestçe geçebilecek, buna mukabil savaşta ve barışta asker ve sivil hava kuvvetlerinin geçmesine müsaade edilmeyecektir.
   - Savaş zamanında eğer Türkiye tarafsız kalmışsa ticaret gemileri geçebilecektir.
   - Barış zamanında denizaltı gemileri müstesna olmak şartıyla savaş gemileri on beş gün evvel Türkiye Hükümeti'ne haber verecek, gidecekleri yer, isim, tip ve adetleri bildirilecek ve uçak kullanmamak şartıyla Boğazlardan geçebileceklerdir.
   - Eğer Türkiye savaşa girmişse yalnız tarafsız devletlere mensup ticaret gemileri, düşmana hiçbir surette yardımda bulunmamak şartıyla gündüzün serbestçe geçebileceklerdir.
Montreux Sözleşmesi 20 yıl yürürlükte kalacaktı. Ancak bu sürenin dolmasından 2 yıl önce akdeden taraflardan hiçbirisi sözleşmenin feshini talep etmezse, sözleşme yürürlükte kalmaya devam edecekti. Montreux Sözleşmesi'nin 1956'da süresi dolduğu halde böyle bir fesh talebi hiçbir ülke tarafından yapılmadığı için halen yürürlüktedir.

Hatay Meselesinin Çözümü - 29 Haziran 1939

0 yorum | Devamını Oku...

Fransızlarla yapılan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması'na göre; Fransa işgal etmekte olduğu Türk topraklarından Hatay hariç çekilerek Hatay'da özel bir idare kuracak, Türkler millî kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan faydalanacaklar ve burada resmî dil Türkçe olacaktı. Lozan'da sancağın bu yapısı, aynı şekilde teyit edilmiştir.

Fransa'nın 9 Eylül 1936'da kendi mandasındaki Suriye'ye bağımsızlığının verilmesi yönünde bir antlaşma yapması ve bu anlaşmada Suriye sınırları içerisinde yer verilen sancağın (Hatay'ın) anlaşmalarla belirlenmiş özel statüsünün dikkate alınmamış olması, Hatay meselesinin tekrar gündeme gelmesine yol açmıştır. Böyle bir durumda ahalisi tamamen Türk olan sancak da Suriye egemenliğine gireceğinden Fransa'nın bu kararı Türkiye için çok önemli bir sorun oluşturmuştur. Bu sorun 1936'dan 1939'a kadar Türkiye-Fransa ilişkilerinde gerginlik yaratmıştır.

Türkiye 9 Ekim 1936'da Fransa'ya verdiği notada, Suriye'ye yapıldığı gibi Hatay sancağına da bağımsızlık verilmesini talep etmiştir. Fransa verdiği cevabi notada; konuyu Milletler Cemiyetine havale etmeyi teklif etmiş, Türkiye bu teklifi kabul etmiştir.

14-16 Aralık 1936'da toplanan Milletler Cemiyeti, sancak meselesi için üç kişilik bir gözlemci heyeti tayin etmiştir. 20 Ocak 1937'de tekrar toplanan konsey, İngiltere'nin Türk tezini desteklemesi sonucunda sancakta ayrı bir statünün oluşturulmasını kararlaştırmıştır.

Bu yeni statüye göre; Hatay iç işlerinde tam bağımsız fakat dış işlerinde Suriye'ye bağlı kalacak, ayrı bir anayasası olacak, resmî dili ise Türkçe olacaktı. Fransa ile 20 Temmuz 1937'de bu teminatı sağlayan ve Türkiye-Suriye sınırını tespit eden bir antlaşma imzalanmıştır.
Antlaşmanın getirdiği yeni statüko, sancak meselesinin çözümünde tamamen etkili olamamış, birtakım sıkıntıların meydana gelmesine neden olmuştur. Suriye, Hatay'a bağımsızlık verilmesini protesto etmiştir. Fransızlar ise sancakta Arapları ve diğer azınlıkları kışkırtma yoluna gitmişlerdir. Milletler Cemiyeti gözetiminde hazırlanan sancak anayasasına göre, 1937'de seçimlerin yapılması gerekirken bölgedeki olumsuzluklar yüzünden seçimler ertelenmiştir.
Avrupa'nın içinde bulunduğu gerginliğin artması ve İkinci Dünya Savaşı eşiğine gelinmesi, Fransa'nın Hatay meselesinde Türkiye'ye karşı daha yumuşak bir politika takip etmesine neden olmuştur. 3 Haziran 1938'de Türkiye ve Fransa arasında yapılan bir askerî antlaşma ile sancak statüsünün korunması öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince Türkiye ve Fransa, Hatay sancağına iki bin beş yüzer kişilik bir kuvvet göndermiştir. Askerî antlaşmanın imzalanmasından sonra 4 Temmuz 1938'de bir dostluk antlaşması daha imzalanarak sancak meselesinin çözümünde önemli bir adım daha atılacaktır.
2 Eylül 1938'de toplanan Sancak Meclisi, İskenderun sancağına Türkçe adıyla "Hatay Devleti" ismini vermiştir. 23 Haziran 1939'da Ankara'da iki ülke arasında imzalanan antlaşma, karşılıklı yardımı öngördüğü gibi Hatay'ın Türkiye'ye katılma talebinin Fransızlar tarafından kabul edilmesini de sağlayacaktır. 29 Haziran 1939'da son toplantısını yapan Hatay Meclisi, oy birliği ile ana vatana katılmaya karar vermiştir. Hatay'ın da ana vatana katılmasıyla Türkiye'nin bugünkü sınırları kesinleşmiştir.




Türkiye'nin Kore Savaşı'na Katılışı ve Savaşın Türkiye İçin Önemi - 26 - 30 Kasım 1950

0 yorum | Devamını Oku...
Güney Kore

KORE SAVAŞI'NIN ÇIKIŞI


İkinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin Japonya'ya savaş ilanı üzerine Amerika Savunma Bakanlığının "38 nci paralelin kuzeyindeki Japon kuvvetlerinin Sovyetlere, güneyindekilerin de Amerikan Komutanlığına teslim olmaları" önerisi üzerine Sovyet kuvvetleri 12 Ağustos 1945'te Kuzey Kore'yi, Amerika kuvvetleri de 8 Eylül 1945'te Güney Kore'yi işgal etti. 38 nci paralelin ara hattı olarak ilan edilmesi üzerine Kore artık güney ve kuzey olmak üzere ikiye bölündü.

Kore anlaşmazlığı, 25 Haziran 1950 sabahı Kuzey Kore'nin, Güney Kore askerlerinin 38 nci paralel boyundaki sınırı geçtiklerini ileri sürerek, sınırı teşkil eden 38 nci paralel boyunca saldırıya geçmeleriyle sıcak savaşa dönüştü. Bu durum karşısında Amerika'nın isteğiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 25 Haziran 1950'de toplantıya çağrıldı. Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırmakla barışı bozmuş olduğuna karar verdi.


Birleşmiş Milletlerin saldırıyı durdurmak ve anlaşmazlığı barış yoluyla çözmek amacıyla yaptığı girişimleri hiçe sayan Kuzey Kore, taarruzu başlatarak Seul'ü ele geçirdi. Bunun üzerine 27 Haziran 1950'de Birleşmiş Milletler, üyelerini Güney Kore Cumhuriyeti'ne yapılan saldırıyı karşılama ve bu bölgedeki milletlerarası barış ve güvenliği geri getirecek yardımlarda bulunmaya çağırdı. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu on altı devlet Birleşmiş Milletlerin çağrısına cevap verdi ve bu devletlerin gönderdiği yardımlardan Birleşmiş Milletler Kuvvetleri teşkil edildi. Kore'deki Birleşmiş Milletler Kuvvetlerinin Başkomutanlığına 24 Temmuz 1950'de Amerikalı General Douglas Mc Arthur atandı.


TÜRKİYE'NİN KORE SAVAŞI'NA KATILIŞI


Birleşmiş Milletlerin yaptığı çağrı, Türkiye'nin de içinde bulunduğu durum dikkate alınarak TBMM'nin 30 Haziran 1950 tarihli oturumunda gündeme getirilerek kabul edildi.


25 Temmuz 1950'de alınan karar doğrultusunda; Genelkurmay Başkanlığı Kore'ye gönderilmek üzere; bir komutanlık karargâhıyla, üç piyade taburundan ve gerekli yardımcı birliklerden meydana gelen bir tugay ile 241 nci Piyade Alayını görevlendirdi. Yurdun çeşitli yörelerinde bulunan birliklerden oluşturulan tugayın komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, kurmay başkanlığına Yarbay Selahattin TOKAY, 241 nci Piyade Alay Komutanlığına Albay Celal DORA atandı.


Albay Celal DORA

Kore'ye gitmek üzere oluşturulan bu birlikler Ankara Etimesgut'ta toplandı.

Askerlerimiz
Ankara'dan Kore Savaşı'na gitmek üzere İskenderun'a hareket eden Mehmetçiği uğurlama töreninde son derece duygusal anlar yaşandı. Törende kimler yoktu ki annesinin kucağında henüz bir yaşını doldurmamış bebekten, değneğine dayanarak torunlarını savaşa gönderen seksenlik ninelere kadar her yaştan insan, Kore yolcularının anaları, babaları, hayat arkadaşları, nişanlıları, evlatları...
İskenderun'da da askerî, mülkî erkân ve halk bando eşliğinde Türk Tugayını törenle uğurladı. 25, 26, 29 ve 30 Eylül, 2 Ekimde hareket eden gemiler Süveyş Kanalı-Kızıldeniz-Mendep Boğazı-Seylan Adası'nın merkezi Colombo-Singapur-Filipinler ve Formoza Adası deniz yolunu izleyerek 21 günde Kore'nin güney doğusunda bulunan Pusan Limanına ulaştı.



Gemileri terk eden her kafile kamyonlarla tren istasyonuna, oradan da vagonlara bindirilerek limanın 85 km. kuzeybatısındaki Taegu şehrine hareket etti.

Askerimiz Yolda
KORE'DE YAPILAN MUHAREBELER

Türk Tugayı 8'nci Amerikan Ordusuna bağlandı. Tugaya "North Star- Kutup Yıldızı" kod adı verildi.

7 Kasım'da Türk Tugayına ilk olarak Seul'ün 46 km. kuzeybatısındaki Munson bölgesinin emniyetini sağlama görevi verildi. Tugay öncelikle 25 nci Amerikan Tümeninin geri bölgesini emniyete aldı ve Tümenin Sunchon bölgesinde toplanmasını sağladı.


Bu sırada Tugayın 9'uncu Amerikan Kolordusunun ihtiyatını teşkil etmek üzere 22 Kasım'da Kunuri'ye hareket etmesi bildirildi. 26 Kasım günü Kunuri'de toplanmasını henüz tamamlamamış olan Türk Tugayına Tokchon bölgesinde bulunan 9 ncu Kolordunun ve 8 nci Ordunun sağ yanını korumakla görevlendirildi. Tugay plân gereği 27 Kasım sabahı Tokchon istikâmetinde sarp ve ormanlık bir arazide ileri yürüyüşüne devam ederken 9 ncu Kolordu Komutanlığından bir emir aldı.


Emre göre; Tugay Tokchon'a gitmeyerek önceki gece konaklanılan Wawon'un doğusunda kalacak ve yolu burada kapatacaktı. Emirde ayrıca Tugayın takip ettiği yolun kuzeyindeki Chongsangni'de bir alay kuvvetinde düşman görüldüğü bildirildi. Bu durum karşısında Tugay Wawon boğazına dönmek ve Tokchon-Kunuri yolunu Wawon Boğazında kapama kararı verdi.
28 Kasım 1950 sabahı başlayarak devam eden Çin Ordusunun taarruzu akşama kadar devam etti. Düşmanın kuşatma hareketi başarıyla karşı konularak geçici olarak durduruldu.
28/29 Kasım gece yarısı ani saldırıyla karşılaşıldı. Düşman bu saldırıyla Sinnimni'ye ve bu köyden Kaechon'a giden yola hakim oldu, 1'inci ve 2'nci Taburların arasındaki irtibatı kesti. 29 Kasım günü Tugay komutanı ilerde kalan bu kuvvetlerin geriye çekilmeleri için Sinnimni'ye bir taarruz yaptırdı. Amerikan birlikleri de bu taarruza yardım etti. Sonuçta Sinnimni geri alınamadı ancak bu hareket ilerideki tepelerde bulunan birliklerin geri çekilmelerine yardım etti.
29/30 Kasım gecesini çarpışarak geçiren Türk Tugayı 30 Kasım günü Kunuri'ye ulaştı. Türk Tugayı 28 Kasım 1950'de Wawon'da bir gün, 28/29 Kasım 1950'de Sinnimni bölgesinde bir gece, 29 Kasım 1950 de Sinnimni-Kaechon bölgesinde bütün bir gün düşman kuvvetlerine karşı fedakarlıkla savaştı ve ağır zayiat verdi. Sonuçta 8 nci Amerikan Ordusuna düzenli olarak çekilme için gerekli zamanı kazandırdı. Türk Tugayı böylece zorluklarla dolu ilk muharebe görevini şerefle yerine getirmiş oldu.
Türk Tugayı 6 Ocak 1951'de Chonan'da 20 gün ihtiyatta kaldıktan sonra Sarı Denizden Japon denizine kadar uzanan savunma mevziinin bir kısmını elde geçirmekle görevlendirildi. Bu görev için 24 Ocak'ta Chonan'dan hareket eden Türk Tugayının yapacağı muharebenin mahiyeti, tertibat ne olursa olsun düşman mevziine cepheden taarruz etmekti ve netice süngü ile alınacaktı. Sonuçta 26 Ocak 1951'de Kumyangjangni kasabası, 156 rakımlı tepe ve 25 Ocak 1951'de de düşmanın direnek halinde tahkim ettiği 185 rakımlı tepe ele geçirildi.

Alay Gözetleme Yerinden 185 Rakımlı Tepeye Yapılan Taarruzu İdare Ederken
Bu büyük bir başarı idi ve Türk Tugayı'na bu başarılı muharebelerinden dolayı Amerikan Kongresince Mümtaz Birlik Nişanı ve beratı verildi. Ayrıca Güney Kore Cumhurbaşkanınca, bu başarılarından dolayı Türk Silahlı Kuvvetlerine Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı verildi.

Korgeneral Walker Kahramanlarımıza
Madalya Takarken
Sancağa Nişan Takıldıktan Sonra
1950-1951 yıllarında kesin sonuç alınamadı ve taraflar karşılıklı olarak savunmaya geçerek taarruz harekatını durdurdu.
1950 yılında Kore'ye giden 1 nci Türk Tugayı Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı 1951 yılında Tümgeneralliğe terfi ettiğinden, 16 Kasım 1951'de görevini 2 nci Değiştirme Tugayı Komutanı Tuğgeneral Namık Arguç'a devir ve teslim etti.



Türk Silahlı Kuvvetleri 20 Aralık 1951'de ihtiyata alındı. 2 nci Değiştirme Tugayı 24 Şubat 1952'de ordunun doğu kanadında mevzilenen 10 ncu Amerikan Kolordusunun emrinde 8 ay düşman mevzileriyle temas halinde ve daimi düşman ateşi altında savaştı. 2 nci Değiştirme Tugayı Ağustos 1952 tarihinde Kurmay Albay Sırrı Acar komutasındaki 3 ncü Değiştirme Tugayı'na görevi devretti. 

20 Ağustos 1952 ve 3 Mayıs 1953 tarihleri arasında ihtiyata alınan Türk Tugayı, tahkimatın tamamlanması işleri ve eğitimle meşgul oldu. Bu arada mütareke müzakereleri de devam ettiğinden cephede büyük oranda muharebeler olmadı.



28 Mayıs 1953'te yapılan muharebelerde Türk Tugayı muharebe ileri karakol mevzilarinin savunulması ve kaybedilen yerlerin geri alınması ile görevlendirildi. Bu muharebelerde 151 şehit, 239 yaralısı olan 3 ncü Kore Değiştirme Tugayı yurda döndükten sonra 28-29 Mayıs muharebelerinden dolayı "liyakat nişanı" ile taltif edildi.


6 Temmuz 1953'te 3 ncü Değiştirme Tugayının yerini 4 ncü Değiştirme Tugayı aldı.
Kore Savaşı ancak 27 Temmuz 1953'te Sovyetlerin Amerika'nın yapmış olduğu önerileri kabul etmeleri ile son buldu.


Türk Tugayı savaşın sona ermesinden itibaren Kore'de kalmaya devam etti. 1960 yılında bir bölüğe indirildi ve 1965 yılında ise sembolik anlamda bir manga bırakıldı. O da daha sonra yurda döndü.
Kore Savaşı 1922-1950 yılları arasında savaşa katılmayan Türk Silahlı Kuvvetleri için önemli bir imtihan niteliği taşımış ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin üstün muharebe yeteneğine sahip olduğunu göstermiştir. Türk ulusu batı bloğunun hürriyet ve demokrasi mücadelesinde güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtlamış ve bu bloğun ortak savunma sistemi olan NATO'ya dahil olmuştur.


Savaşın başından itibaren stratejik noktalarda görev alan Türk tugayları kendisine verilen görevleri en iyi şekilde yerine getirmiş ve katıldığı muharebelerde; 37 subay, 26 astsubay, 658 er olmak üzere toplam 721 şehit, 2147 yaralı, 346 hasta, 234 esir ve 175 kayıp vermiştir.


462 Türk şehidi Güney Kore'de Seul-Pusan Kasabası yakınlarındaki Tanggok mezarlığı içerisinde bulunan Pusan Şehitliği'nde bulunmaktadır.

Bu savaş, Türk askerinin yalnız kendi memleketi için değil dünya barışını koruma adına vatanından binlerce kilometre uzaklarda da ne büyük fedakarlıkla savaştığını Üsteğmen Mehmet Gönenç örneğinde olduğu gibi canı pahasına savunmada bulunduğunu dünyaya göstermiştir. Tüm şehitlerimizi şükranla anıyoruz...






Kumyangjang-ni Zaferi - 25 - 27 Ocak 1951

0 yorum | Devamını Oku...
25 Haziran 1950’de Kuzey Kore, Güney Kore askerlerinin 38’inci paralel boyundaki sınırı geçtiklerini ileri sürerek Kore Cumhuriyeti’ne harp ilan etmiştir. Güney Kore Hükûmetinin acil yardım çağrıları üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olağanüstü toplanmış ve Güney Kore’ye yardım edilmesi kararı alınmıştır. Bu karar üzerine Türkiye, Amerika’dan sonra Kore’ye asker göndermeyi kabul eden ikinci devlet olmuştur. Kore’ye gönderilecek Türk silahlı kuvvetlerinin çekirdeğini teşkil etmek üzere Ayaş’ta bulunan 241’inci Piyade Alayının mevcudu 5090 kişiye çıkarılmıştır. Tercihen gönüllülerden kurulmuş olan Tugayın Komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Alay Komutanlığına Piyade Albay Celal Dora getirilmiştir.



İskenderun’dan 25 Eylül 1950’de törenlerle uğurlanan ilk kafile 21 gün süren bir deniz yolculuğundan sonra Kore’nin Pusan Limanı’na ulaşmıştır. 7 Kasım 1950 günü 1’inci Kore Türk Tugayına Seul’un 46 km kuzey batısındaki Munson bölgesinin emniyetini sağlamak görevi verilmiştir.

Tugayın vazifesi; sorumluluk bölgesindeki yol ve köprüleri, kritik yerleri Kuzey Koreli milislere karşı korumak ve arama - tarama yaparak milisleri etkisiz hale getirmekti. Çin’in mütarekeye yanaşmayan katı tutumunu kırmak üzere Birleşmiş Milletler Ordusu 22 Ocak 1951’den itibaren taarruzi keşif hareketlerine girişmiştir. Türk Tugayının vurucu gücünün de bu yıpratıcı taarruzlarda görev alması öngörülüyordu.

Taarruzun istikameti Kumyanjang-ni kasabası ve çevresi idi. Yapılan plana göre, Türk Tugayının 2’nci Taburunun Kumyangjang-ni kasabasını aşması isteniyor, Alay taarruz grubunun da öncelikle 185, ardından da 156 rakımlı tepeyi alması bekleniyordu.

25 Ocak 1951 sabahı planlandığı şekilde taarruz başladı. Hedef 185 rakımlı tepe ve bu tepeden batıya doğru vadiye inen sırtlardı.

Çinliler mevzilerden gayet planlı ve etkili bir şekilde ateş yağdırıyordu. Önceden mevzilendirilmiş olan 1’inci Takım, fundalık ve engebeli arazide görünmeden hücum mesafesine yaklaştı. Açıkta veya hendeklerde bulunan Çinlileri süngü ve bomba ile imha etti.


Türk Tugayı, bu muharebelerde 150’nci Çin Tümeninin 447 ve 448’inci alayları ile savaşmıştır. Sonuçta, Çinliler önemli sayıda kayıplar vererek geri çekilmiştir. Bu zafer, Birleşmiş Milletler Komutanlığının karargâhında Kore’nin tahliyesi ihtimallerine karşılık yeni başarı ümitleri doğurmuştur.


Topçu Birliği Görev Başında

Yaralıların Cephe Gerisine Sevkleri
Bu muharebelerde Türk Tugayının kaybı 12 şehit ve 31 yaralıdan ibarettir. 27 Ocak günü Türk Tugayının ele geçirdiği mevziler gezilmiş ve Çinlilerin 474 askerinin öldüğü tespit edilirken 23 asker de esir alınmıştır.

Türk Birlikleri Hücumda
Kore’de Türk Birliği
Türk Tugayı, bu muharebelerde karşısındaki üç misli kuvvete taarruz ederek, süngü hücumuyla çok üstün bir zafer kazandı. Türk Tugayının Kumyangjang-ni’de kazandığı zafer, yurtta ve dünyada büyük takdir ve sevinç yarattı. Dünya basınında günlerce Türk milletinin kahramanlığı, savaşçılığı, demokrasiye ve hür dünyaya bağlılıkları yazıldı. Devlet başkanları telgraflarla ve mesajlarla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve Kore Türk Tugayını kutladılar. Yurtta büyük sevinç gösterileri yapıldı. Türk Tugayına Amerikan Kongresinde alınan bir kararla Mümtaz Birlik Nişanı (Distinguished Unit station) ve beratı verildi.

Türk Askerine Madalya Takılış Töreni

Nişan 6 Temmuz 1951’de 241’inci Alayın sancağına takılmış ve bu münasebetle büyük bir merasim yapılmıştır. Aynı zamanda bu muharebelere katılanlara da madalyalar ve rozetler verilmiştir.
25-27 Ocak 1951’deki muharebeler dolayısıyla Güney Kore Cumhurbaşkanı, Türk Silahlı Kuvvetlerine, Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanını vermiştir.

Tören Hazırlıkları


Sonuç olarak bir keşif taarruzu şeklinde başlatılan bu harekâtta, Türk Tugayının Kumyangjang-ni muharebelerinde kazanmış olduğu başarı, Amerikan 8’inci Ordu Komutanının vereceği karar üzerinde etkili olmuş ve daha gerilere çekilmek hatta Kore’yi tamamen tahliye etmek için planlar hazırlanmışken, Ordu Komutanı bu başarıdan cesaret alarak çekilme hâlinde bulunan orduya, taarruz emri vermek fırsatını kazanmıştır.











Kıbrıs Barış Harekâtı - 20 Temmuz 1974

0 yorum | Devamını Oku...
1959 yılında Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında imzalanan Zürih (11 Şubat 1959) ve Londra Anlaşmaları (19 Şubat 1959) ile bu ülkelerin garantörlüğünde Türk ve Rum halklarının ortak eşitliğine dayalı olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde, Rum toplumu lideri Makarios Cumhurbaşkanı, Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçilmiştir. Ancak, 1963 yılından itibaren Rumların silahlı saldırıları sonucu Kıbrıs Türkleri ülke yönetiminden baskı ile uzaklaştırılmıştır. Rumların, adayı Yunanistan’a bağlama hedefine ulaşmak yani Enosis'i gerçekleştirmek üzere yürüttükleri saldırılar ve ambargolar 1963-1974 yılları arasında artarak devam etmiş, Kıbrıs Türk halkı adanın %3’lük bir bölümüne sıkıştırılmıştır.

Hakkımızda

Bu Sayfa Üzerinde Aklınıza gelecebilecek tüm sorulara cevap arayacağız, sormak istediginiz birşey varsa iletişim kısmından yazabilirsiniz.

Takip Listemizden

İstatistikler


Sitemizde 33 kategoride toplam yazı bulunmaktadır!

Görüntülenme

back to top